30.06.2008


*o*



Bugünlerde en çok;

Feyspuk friends finder fasilitesini tıklayıp, önümde duran fotoğraflardan tahliller yapıp, bu da kim yahu? Allasen tanıyor olma ihtimalim var mı feysciğim emin misin diye sorarak, çıkan sessizlik sonucu utanmadan hepsini silmek. İnatla getiriyor olmasını beklemek de…

Evet, tam bir hastalık diyerek tümceme yüklem yükleyememek.

Koop dinlemek.

Gecenin bir yarısı uyanıp, ne yapacağını bilemeyerek, diş fırçalamaya gitmek.

Aramanı beklemekle, gelmeni beklemek arasındaki farkları bulmak.

Çantamda asılı küçük insanları çekiştirmek.

Kahvaltıda karpuz yemek.

Burnumu tıkamak.

Midemi anlamaya çalışmak.

Talkta görünmez olmak.( Süper kahraman gücünde hissetmek gibi bir şey olmalı deyip, gülmekte eşsiz aroması)

Kuzgunu dinlemek.

Bugün daha çok kitap okuyacağım diyerek, kendimi yamultmak..

Hayatı durdurmak.

Anlamlardan kelimeler çıkarmak.

Susmak.

Resmen uçmak.

Gayri resmi yürümek.

Kıskanılacak fotoğraflar çekip, silmek.

Heyecanımı kilitlemek.

Kurumuş sebzelerden küpeler yapmak.

Çiçek kokmak.

Martı kovalamak.

Çok fazla şey yapıyormuşum bilog, daha bahsetmediklerim de var. Çok yorgunum, bütün gün evi temizledim, yarın görüşürüz.

29.06.2008


*o*




Aynı zamanların çok daha sıcak olanına rastlamıştık evden çıkarken, eve dönerken ise neler olabileceğini kestirememenin rüzgarı kapı eşiğinde ıslık çalıyordu, nasıl umarsız, hatta kıskandırıcı...


Sıradan bir pazardı kimilerine göre, kimileri ise yazlıkta kaybedilmiş takvimlerin fütursuz savunucusu, bedenini haşlamanın derdindeydi, oysa ben bir mail daha almıştım, UNICEF bu maili kaç kişiye gönderirsek o kadar çocuk doyuracaktı, UNICEF benim adres defterimdekilerle yakından ilgiliydi, kimse Afrika'daki kocaman beyaz gözlü çocukların aç olduğuyla ilgili değildi, kaldı ki kaç milyar insanın, temiz su içememesi de işin cabasıydı, dünya her geçen gün küçülürken, birileri için birilerini doyurmak o kadar kolayken, birileri bunu inatla yapmıyordu, kaç Angelina Joli gitti Afrika'ya kaç çocuk hala aç, kaç kişi susuz, kaç kişi bu oyunun bir parçası, kaç kişi hala mail yolluyor, inatla...


Nasıl zamanlardı bunlar, insanlığından utandırıcı, gerisi benim kalabalığımdı, söz etmeye değmez...


Sonra mı?

Birisi yandaki komşuya, bu sıcakta soğanlı, salçalı yemek yapılmayacağını lütfen söylesin, yoksa bunu bizzat balkonlarına kusarak anlatacağım ki ayıp olacak biliyorum. Zeytinyağı diye bir yağ var, sebzeyi haşla biraz dök üzerine, olmadı kes karpuzu yanında beyaz peyniri, tamam rakını da aç, sefalı olsun, ama kavurma şu soğanı, burnuma burnuma...


Sonra, öyle işte, çok özledim.




28.06.2008


*o*




İçten;



esasen iyi gibi duruyordum, her şey şu lanet olasıca iş yerine gelmemle mi başlıyordu, henüz kestirememiştim. Odamdan çıkarken, düne ait yüzüm duvarda asılıydı, tanıyamadığım onca yüzün arasında, hüzünlü bakışlarıyla mutlu görünüyordu, ya da ben öyle görmek istiyordum, oysa çaresiz ya da unutmak için kendine saldıran bir ifadeden başka bir şey değildi sanırım. Odamın kapısını kapatmamla her şeyin orada kalması şu anda en iyi gelecek şeylerin başında üst sıralardaydı.


Bugün seni özledim, biliyorum ki yarın da seni özleyeceğim, öbür günde, öbürkü günlerde de, dün de seni özlemiştim ondan bu kadar emin konuşuyorum, işte istesen de istemesen de geçip gidiyor, diyordu Kudra Hanımcığım, gidiyordu, bakmadan çekip, gidebiliyordu ne varsa, gitmesini istemeden, gözünün içine bakıp, el sallamadan karışabiliyordu kalabalığa...


Sonra, ya sonra
ne mi oluyordu?


Hep yaşadığın, ama inatla hiç yaşamamış gibi yaptığın, her defasında canını ilk defa acıtıyormuşsun gibi acına şaşırarak baktığın, hüzünlü keman seslerinin yakışacağı akşam üzerlerinde, gölgenle didişebilecek kadar kendinden müzdarip مضطرب , gece bekçiliğiydi... Bundan daha iyi anlatılamazdı bilog, bunu sen dahi bütün evren biliyordu.


Sonra oturup, sana methiyeler düzecek kadar da ne yaptığını bilmez hallerde, ne yaptığını bilir hallerin, ardına gizlenip, gelmeni bekler.


Dün ne yedim diye düşünürken, caps tuşu ile A tuşu arasındaki susam tanesi dikkatimi çekti. Simit yedim sanırım dedim, böyle düşünmem için yapılan bir klavye komplosuna daha kurban gitmiş olmanın, haklı gururuyla, yayık ayranını da şimdi içiyorum. Bu sıcaklarda içtiğim ayranlar içimde çökelek olur mu?


Ya bir günde uyandığımda, bir mucize olsun be kardeşim, otuz yıldır yaşıyorum, sanrılarım harici, gözle görülebilir bir mucizeye tanıklık etmişliğim yok, ne kadar acı bu biliyor musun? Bilmiyorsun tabi, senin süper kahramanın şu an sıcaktan bunalmış, buz gibi duşun altında vakit öldürmüyor, beni nereden duyup da gelecek değil mi? Süper kahramanlara kostüm içi klima yapan bir mucitle karşılaşsam, hayat daha kolay olacak bilog, inan bana. İnanmasan da inanıyor gibi yap, ben gerisini hallederim.



Özledim nokta.






27.06.2008



*o*


Aslında saat yedide evde olmamın nedenini tek sen biliyorsun. Geri kalanı, manikür yaptırmaya gittiğimi, balıklara yem vermem gerektiği için gittiğimi ya da sebepsiz çıktığımı düşünüyor. Oysa ikimizin bildiğiyle de dönüyor dünya... negzel değil mi?




Aslında bunu biliyor olman çok hoşuma gidiyor, bunu yazarken, yine telefondaki gibi gülüyorum. Bunu yazmak dahi ne kadar dahi anlamı katsa da ikimize, ah bir bilsen, ben senden çıkamıyorum; eteklerimden ziller, saçlarımdan kelebekler, dudaklarımdan damlacıklar, gözlerimden baloncuklar çekiştiriyor. Gerisi evimizin çatı katında tek kişilik oda orkestram, sen locada yerini aldığında başlıyoruz, gerisi size ve dünyaya kalmış, isterse hiç dönmesin, hepiniz düşün; inan ilgilenmiyorum. Zerre dahi nokta.




Çıtım çıkıyor artık çatımda... parmak uçlarımda yürüyorum, geceden lâl konuyor, kayboluyorum. Aynalara karışıyor sessizliğim, ateşler yanıyor içimdeki plajlarda, sana sesleniyorum, sen beni duyuyor gibi yap, gerisine karışma;




çığlıklarım salıncağın ucunda...


(parantez içlerinde sev beni, yoksa fazla bu dünyaya gerisi...)





.



26.06.2008




......



ne artı, artıya
ne de eksi, eksiye benziyor

=


çare
s
i
z

.
.
.



...

25.06.2008



.

tarihi not

250608 günlerden Salı olduğu düşünülmekte oysa Çarşambaymış,

saat kuşluk vakti civarları desekte, akşam üzeri civarına yakın onyedi dolayları,

hiç bu kadar salak hissetmemiştim kendimi,

hissetmek değil
yok

güpegündüz salaklık

inanamıyorum hala kendime
huf
kıpkırmızıyım hala

...

neyse
bugün burnum kanadı benim
bir de iki gündür midem bulanıyor
sıcaktan değil mi?

bilog


ah!
çok utanıyorum

dünyanın en salak insanıyım

memnun oldunuz mu tanıştığımıza?
ben olmadım da

bu mevzuyu unutalım en iyisi...




...




...





Bu kadarı çok dedirtecek zamanlardı, çoktu ki bu zamanlardaydık, çoktu ki taşırdık, silkeleyemedik.


Bu bir düşünce, belki de salık vermek kendine, belkide bir sese, belkide gelgitlere inat, çekilirken hayat ıssız yüzümün yansıması hayata, daha ne kadar cümle kurabilirim, bilmiyorum. Belkide hayatımın sonuna kadar yazabilirim, belkide nokta demeden bitecek her şey ve ben biraz ötemde kırık cümlelerimle kalacağım. Kalacak mıyım? Kalır mıyım?


Gerek yok değil mi?


Bu bir ses, belkide gelgitlerime inat çekilecek damarlarımdan, hiç gelmeyecek. İzin veriyorum kendime bir süre, belkide sonsuza, belkide tüm ıssızlığımda yankılananlardan çıkan sonuçlar, kulağına gelen dalga sesleri ne dersin? Olabilir mi? Tuzum kalmış olabilir mi sende? Ya da sesim çarpar mı kulağına, kokum sızlatır mı burnunu?


Bilmem, belkide tek önemseyen ben kaldım ya da herkes en doğrusunu yaşarken, yanlış iklimlerin, ıssız kır çiçeğiydim, bilemedim; ne zaman, nerede açacağımı...


Bilmem belkide...









.

24.06.2008




...

esasen
yaşanan
bir şey
yok


yaşıyor
gibi
yapıyoruz

gerisi
kelimelerin
kifayetsizliğine
denk
düşen
iklimler


...




uzun cümlelere
gerek yoktu
diyemediklerimiz
döküldü
ben
o
kadar
emin
o
kadar
vakur
sanki
hayat
duracak
o
beni
bırakmayacak
peh

kimsem artık?

özlemişim
alt
alta
saçmalamayı
üst
üste
yalnızlıklar
biriktirmeyi
bu
daha
uzar
bilog




insan bazı zaman da acılarını anlatmak için bu kadar yeşil kalır









...


suyum
çekildi
tuzum
kaldı

.

yanılan
kimdi?

lanet
olasıca
hayat



...



sesi
çıkıyor
şimdi
gecelerin
gerisi
yalnız
iklimler




nokta



...


21.06.2008


.



Akşamüzerleri kalabalık bu kent, kaçma telaşı sarıyor insanları, hafta sonuna gelmeden, bir önceki çıkıştan sağa dönersek, Cumartesi’yi ne güzel karşılarız diyor aileler, ne güzel karşılarız, o sahil kasabasında… Ne güzel sahil kasabaları var, ne güzel insanları, ne güzel tanıdık anason kokuları, ne güzel kalabalığı, şehirden çıkarken bırakılan emanet sıkıntıları düşünmüyor hiç kimse, Pazartesi sabahı alınacak emanet edilmiş sıkıntıların burukluğu, kime ne zararı var ki sahipsiz, sahibinin tatilden dönmesini bekliyor.

Hayat ne kadar kalabalık, şehirlerde…

Başka kasabaların yalnızlığı sanki benim üzerimde ya da şehirden çıkarken köşeye bıraktığın tüm sıkıntılar bana çullanmış gibi, o kadar yalnızım ki şu an, bu yalnızlığımdan, iki uzun metrajlı film, altı kısa film, beş rubai, bir düzine şiir, biraz nem, biraz sardunya, birkaç öykü, biraz amatörce çekilmiş video, üç beş satır yazı çıkar kanımca… Gerisi senin kalabalığın, çaresizlik mahsusluğum, şu an tek duymak istediğim, rüzgârda sallanan ahşabın tınısı, gerisi bakışımın değdiği yerde toplanan hüzünlerim, kapıyorum gözlerimi, bu sıcaklarda hüzün en son gidecek şey, düşünsene; suyun çekiliyor ve tuzun kalıyor; beyaz, kuru bir yalnızlık, az ötemde...

Uzun tümceler kuruyorum, kafamın içi sen, odamın içi ben, boş kümelerimi dolduruyor, gezinen benler, düşünülen senler, neyi, neyden çıkaracağımı bilemiyorum, neden çıkarmam gerektiğini düşünürken, tatil telaşın sarıyor beni de, yalnızlığımın duvardaki eğri gölgesini düzeltiyorum, kocaman bir nefes ve yine devam. Hayat işte…


...

19.06.2008



.


Yalnız mevsimlerin kavurucu ayazı dökülüyor gölgemden...




İçimden kuşlar göçtü, sıcak mevsimlerin özentisi bu çırpınışlar, gerisi gölgemdeki vakurluğumun, ifadesizliğime sığamamasından mı kaynaklanıyordu? Kaç kanat geçti, kaç kuş göçtü, kaç orman yandı, kaç çocuk ağladı, kaç sayfa temize çekildi, kaçlardan kaç çıktı bu bahar; ben hiç bilemez oldum.




İçime sığmayanları döküyorum, avucuma kınalar yakıyorum, nefesimi tutuyorum, inciler takıyorum, deniz kabukları topluyorum, müzik dinlemeyi bırakalı çok oldu, yalanlar söylüyorum kendime, gülüyorum, uyduruyorum, hayatın en güzel yerinde, neden hala nefes aldığıma dair saçma sapan nedenler sıralıyorum, boğazımdan asılan onca şeyi iteliyorum, öteliyorum, birileri gelip geçiyor, hayata onların gözünden bakmak istiyorum, tutunma coşkusunu yitirmek istemiyorum, sıradanlaşırken, ufalıyorum, imlasızlaşıyorum, eğrelti cümlelerime gizli özneler olup, eyleme sorulan her sorunun cevabından muaf tutuluyorum, ceplerimde taşlar, bir bir atıyorum karşı kıyıya, kına kokuyor avuçlarım, yüzüme kına yakmak istiyorum, dönüşü olmayan yolculuklar özlemi bu diyorum, gülüyorum, yok böyle şeyler diyorum, sadece sıkılıyorum, sıkıntıma kelimeler dikip, imgeler ütülüyorum, gezmeye götürüyorum, çiçekler açıyor, çimlere ayrık otları saldırıyor, denizin üzeri buhar, buharın altı kahkaha, karşıdan karşıya geçiyorum, geçerken yanımdan geçen insanın gözünde kendimi görüyorum, parlıyor saçlarım, dün istediğim ne çok şey vardı, bugün hiç önemi yok gibi, şimdi gelsen, canım konuşmak dahi istemiyor, dahi anlamındaki -da yı vuruyorum, her sorun çözülüyor.




Geçtiğim yolları boyuyor ayakkabılarım, Gökkuşağı izi bırakıyor parmak uçlarım, gökyüzünü boyuyorum, ben bugün çok sıkılıyorum, bugün beni boğuyorlar, yarın kurşuna dizecekler, sonraki gün diriltip yiyecekler, daha sonraki gün, ipe dizip kurutacaklar, daha sonraki gün içimi boşaltıp, duvara asacaklar, bugün ben çok ölüyorum. Yarın görüşmek üzere...



...



16.06.2008

.








Haziran hafif bulutlu, ılık rüzgarlı hatta yağmurlu geçse de bendeki hüznü yansıtacak, Kasım ayının yolunu beklemekte bu blog sahibesi, denizden esen rüzgarlara, güneş yağının aromatik kokusu eşlik etmekte, çok faktörlü güneş sütlerinin koruması altına alınan onca siluet salınmakta sahillerde...




Oysa bilmezler ki, Kasım gelir, ruhum şenlenir, serin esen rüzgara eşlik eden eğik güneş ışınları sahilin yalnızlığından, yalnızlıklar çıkarır. İki elin arkada, bata çıka dolanırsın botlarınla sahilde, nasıl hüzün sarar atmosferi, tuzu da beni. Kumların arasına gömülen her bir adım, nerelerden gelir, kimse düşünmez, kimse bilmez, kimse görmez...




Kasımpatıların kuru sarısı eser saçlarımda, sen içimde kanat çırparsın, rüzgar eser, kokun gelir; sızlar bu yürek, kendinden seni, seni kendinden çıkarır, yapamaz; oturup ağlar yalnızlığına, susar bu yürek, salınır şimdi yalnız semalarda, yükseklerde soğuk rüzgarlar, ipimin ucunda sen, ben güvenli, usul usul, krokisini çıkarırım hayatın, yüreğimin ortasından nehirler geçer, sen kanat çırparsın, ben kendi semasında, sen kendi diyarlarında uçlarımıza bağlı ipleri çekiştirip, durur;



Yeter mi şimdiler, bu maviler, bu kanatlar, bu sesler, bu güzellikler, bu süt kokusu, belki de vanilya, bilemiyorum. Tek bildiğim; iki tepe arası yalnızlığım konuk olur bu satırlara, sen konaklarsın semalarında, ben uçarım kollarında, uçlarım değer uçlarına, saçlarımın kokusu akasyalar, bende tuzu azaltılmış melankoli, açarım her Kasım avuçlarında...



..



15.06.2008



...



Bir sese, bir yazıya, bir fotoğrafa, belki bir gülüşe, belki de bir sana, bir de seni hissettirecek her bir şeye;


nasıl, ama nasıl anlatsam ki...


üç noktalar koyup, susturucusunu takıyorum kelimelerin, sese gelirse eğer kelimeler, kelimelerden; özlemler tüter, bizler düşer, gerisi yerli, yersiz yitik günler.


Eksilirim, eksilir miyim?


Sarhoşmuş geceler;

kifayetsiz; sırılsıklam özlemler,

biri tutmuş nefesini,

kitlemiş diyemediklerini,

kapamış gözlerini,

düşmüş geceye

nasıl muhtaç günler,

nasıl yaralı,

kanadı kırık,


gece, acır...

gece, sarhoş

gece, uzak

gece, gündüzüne muhtaç




şimdi
kaçıncı tekil bu geceler...



dip not;

alt alta yazınca, şiir olmayan yazılardan ama alt alta duran yalnızlıklardan olsa gerek...



...


14.06.2008


.



Cumartesi sabahı melankoliye yol vererek mi uyanmıştım? Bildiklerimden, bilmediklerimi çıkarmanın anlamsızlığı üzerimde tren beklerken buldum kendimi, Massive Attack' i duyduğuma yemin edebilecek kadar, ağır şartlar içindeydi kafamın içi... Dışımsa güneşten yansıyan gölge oyunlarına mustarip(muzdarip de yazabilirdim ki yazmışlığım var), bankta Anadolu Ekspresini bekliyordu.


Garın içi ıslak beton kokusunu andıracak kadar eskiydi, yolculuk için hazırlanan siluetler vardı, keskin çizgileri olan, içlerini benim boyamamı bekleyen tren yolcuları, nereye gidileceğine dair oluşmayan fikirler en güzel ortaklığımızdı, gerisi Afrika da ki aç çocuklar için yapılan yardım konserlerinin azdırılmış kalabalığıydı. Durumun vahameti servis edilen nane yapraklı, buzlu limonatalarımıza ( bk.ız. Tren garı ikramları) bakıp, hep bir ağızdan ah mazi diyerek sonlandı.


Oysa mutluluğun en minimalize formülü beni bıraktığın yere teğet geçiyordu, bütün gece o iskeleyi yaktım, küllerini savurdum, içimdeki şarkıları susturdum, gökyüzünü döndürdüm, mavileri yasakladım, yıldızlara görünmeyin bir süre dedim, yoldan çıkanlar için tabelalar yerleştirdim, sağımı, solumu hala öğrenemedim, işçilerin stopajlarını yatırdım, kediyi veterinere götürdüm, denizi tuzundan arındırdım, mangalı yaktım, köfteleri yoğurdum, piknik tüpümüzü patlattım, uçan balonları sakladım, papatyalardan reçel yaptım, çok yoruldum, yine uyudum, uyandım, yıllar öncesinden bir kitap kapağı düştü hafızamın verandasına, yok oldu dünya, saygısı yok bu dünyanın kendisine...



Hayat bir gün; Ursula'nın kitaplarında anlattıklarına dönüşeceği güne kadar donduruyorum hepimizi, üşüsek de sıcak çikolata servisimiz damarlarınızdan hücrelerinize mışıl mışıl yayılacak; afiyetler olsun, beslensin rüyalarımız, dondurulmak isteyen okuyuculardan mail bekliyorum.


Kalın sağlıcakla...





.


13.06.2008


.



İçimde kendine koşan biri var, sende gördün mü? İkinci el rubailer ya da söylenemeyen daha neler, neler… Sonra siliniyorum, hangi yüzyıldan olduğu belli olmayan sessizlikler biriktiriyorum, gökyüzü yutup, rüyalar çalıyorum, rüzgârlar üflüyorum, yağmurlar ağlıyorum, memleket hikâyeleri uyduruyorum, siliniyorum.

Bir sen kalıyorsun, yüzünde sanki aynı hikâye, sakallarının arası siyah beyaz filmler, aynı yerde, olmayan ne varsa orada kalıyorsun, sonra kendine dönüyor her şey, sarmaladığı kendisi ya da öyle olduğunu sandığı her şey. Esasında biliyorsun, bırakılmayı ister o, keşke demişti zamanında, keşke beni bırakabilseydin, o zaman anlamamıştım demek ki sonra onun kimseyi bırakamayacağını anladığımda, kalabalığında tuhaf, tuhaf etrafına bakınan tek salaktım sanırım.

Zehirli otlar büyüyor içimde, zehirlemek istediğim insanlar var. Ne kadar yabaniydik oysa ne zaman evcilleştik, ne zaman engelin oldum, hiç bilememişim, bilemediklerimden muaf olduğumu sanırken, kara tahtada sözlüdeydim.

İçimde koşan çocuklar var, neşeleri hüznü bastırır, sesleri sessizliğimi.

İçimde koşan bir adam var, o tarafa doğru kaçtı, yakalayın, sabaha döveceğim. Ah zamane! Bu sabahların bir anlamı olmalı diyordu, varmış demek ki, ben düşmeden sabah görüşürüz diyordu, ben düştüm, dizim acımadı, nefret zamanlar bunlar, sen varmışsın gibi yap sadece, gerisini ben hallederim. Merak etme.



.

12.06.2008



(...)




.


Kelebekler çekiştiriyor saçlarımdan, denizin tuzu siniyor karşı yakaya, ellerimde harfler, asıyorum denize. Gazeteler otuz kupona hayatı öğretiyor, ben yoksunluğumu, iyot kokar kelebeklerim, birazda yosun, kaygan kanatları var, sen tutamazsın, onlar seni yakalar, hiç bırakmaz.


Üç, beş kelime yan yana koymakla geçmiyor, geçiremiyoruz. Burukluğum, alışkanlığım gibi, alıştıkça kurtulamadığım eksikliğime eş değermiş bütün çırpınışlar, gerisi kokunun gelmesiyle bitiveren yenilmiş savaşlar. Ellerim acıyor, parmak uçlarım siliniyor, kaçıncı siperler? Kaçıncı saklanışlar? Kaçıncı kaçışlar?


Yarın hava açıktı, sabahtı, mutluydu, bir gece önce altında kaldığı duygularından yeni kurtulmuştu, tamam kabul ediyor zaten korkuyordu, savaştaysa beyaz bayrak ona yakışıyordu, bilmek istemezken, bilmek istemiyorum demenin kaç türlü şeklini düşünüyordu, istemiyorum demek, istemiyorum demekti, üst satırlarda son söz hakkı ona verilmişti, bana kalansa içimdekileri istiflemek, sığamadıkça,, evimden uzaklara gittiğimden bir haber, dolanıyordum salakça, birilerinin arka sokaklarında, insanlardan kaçarken, arka sokaklarında buluyordum kendimi, salak insanların, salak zaaflarının ardından gördüğümde aynıydı, değişen hiçbir şey yoktu, sadece bana düşen bu duygu silsilesi fazlaydı, kimseye olan bir şey yoktu, bana olan oluyordu, o hayatından mutluydu, ben onun mutluluğuna bakıp, payıma düşeni bekliyordum, ne düştüğünü bilemeden, payımdan, paydalar çıkarıyordum.


Şimdi yorgunum, kelebekler çekiştiriyor saçlarımdan, sığdıramadığım senler her yerde, uyusam geçer mi? Geçmiyor, geçer gibi yapıp, bana kalmayan onun arta kalanına sığınıyor.


Birden düşüyor gök avuçlarıma, dilediğim ne varsa yapacağını fısıldıyor kulağıma melekler, ben o kadar kayıp, o kadar sığ, o kadar boş, halime bakıp, kendimi bulmayı diliyorum...







...


.


Kasaba özlemi taşıyan kocaman insanlar olmak dışında, hep gidilecek yerlerin peşi sıra hayallerine düşmek mutlu ediyordu bizleri, belki de görmek istediğim buydu, henüz bunu düşünmedim.

Uzun zamanlar öncesinden iyi yürekli bir adam tanımıştım, bu iyi yürekli adamın, iyiliğinden olsa gerek, kocaman olmuştu yüreği, iyi yürekli insanların, yürekleri kocaman olurmuş, mesela benim sol yumruğum inan o kadar küçük ki, ama yüreğimin vesikalık fotoğrafını daha yeni çektirdim, o kadar büyük ki inanamazsın, inan ben de inanamadım. Sonra inan bana, aklımdan geçenlerle, yüreğimden geçenler ters yöne gidiyorlardı, hangisinin peşinden koşacağımı bilemedim, ortalarında durdum, üzerimden tren geçmesi için dualar ettim, parmaklarıma kınalar yaktım, gömleğinin düğmesini diktim, ocağın altını kapattım, kediyi besledim, maillerimi okudum, geceleri beyaza boyadım, deli gömleğimi ütüledim, eldivenlerimi giydim, terastan balık tuttum, serçe parmağımın tırnağını yedim, nevresimleri değiştirdim, tropikal çiçek kokuları sürdüm, saçlarıma papatya ektim, yüreğime de gelincikler…

Kiraz mevsimi geçti, rüzgâr savurdu ne varsa, ben Tepecik Köyü’nü düşündüm. Esasen ben bugün hep bunu düşündüm, çekip, gidebilmemin ne kadar kolay olduğunu düşündüm, sürükleyeceğim insanların olmaması ne kadar güzel dedim, o kadar çok şey düşündüm ki burnum kanadı, bir kasabanın delisi olma özlemi taşıdığımı, yeni öğrendim. Delilerin yapabileceklerinin meşrulaştığı beyinlere hükmetmek istediğimi ise çok küçükken öğrenmiştim. O zamanlar aklımdan deli olmak geçmiyordu, çünkü çok küçüktüm, deli olamayacak kadar küçüktüm, çünkü her şey mubah dönemlerdi, küçüklük dönemleriydi, büyüyünce delirmek istedikçe, acıdığımı anladım. Sonra ne olursam olayım, istersen dünyanın en güzel kadını ya da en akıllı kadını olayım, bunların sensiz neler ifade ettiğini bulamadım ve aramayacağımı da öğrendim, aynı gelmeyeceğini öğrendiğim gibi…


Ve hamallık yaparken ağırlaşan bedenini, vizörden bakarken iyileştiren; iyileşirken,


iyi eden kocaman bir yürek çırpınır içimde de ben hiç anlatamam…

Nohut ve fasulyeden bir abaküsüm vardı
hesabını hâlâ verebilmiş değilim hayata
iyi şiir okurdum ama iyi resim yapardım
eyvah dediler bu çocuk adam olmaz
yazık oldu çantaya
cevizdendi inegöl işiydi...


Ahmet Uluçay

Ve bir şair düşer önce kaldırıma, sonra da kalbime; içim acır, utanır insanlığından…

adi bir etiketi yamayarak üstüne
boyna genişliyen bir orospu gibi
genişledikçe küçülen bir orospu gibi
aşksızlığım küçültüyor beni
korkum ve çirkinliğim utandırıyor beni
gecikilmiş bir aşkı yaşamıya
cinayet tek kurtuluşsa bir yanlışlıktan
önce acıya direnmesini öğrenmeliyim
eskitilmiş bir kurşunla kaplıyorum yüreğimi
acıya ve aşka hazırlıyorum
 
ARKADAŞ ZEKAİ ÖZGER


...
 

11.06.2008


.




Islak, kaygan ya da çamurlu bir zemin, esasen bildiğim, bilmediğim tek şey okuduğum satırların üzerindeki lekeler, sanırım kahve lekesi ilk sayfada karşılaştığım “kolumdan beni tutup” diye başlamışken yazar; ben, kahvenin en güzel tadını sanki orada bırakmışım.


Kaç sayfa okuduğumu bile hatırlamıyorum ya da üzerinden kaç gece, kaç gündüz, kaç mevsim geçtiğini, uyandığımda kitabın tüm kelimeleri suratıma yapışmıştı, anlamsızca aynadaki bana bakıyorum, yüzümde kelimeler, içimde yankıları...


Ne anlamı var bu hayatta olmamın; henüz karar vermiş değilim, karar vermeler ise çok eskilerdenmiş gibi, eski olunca da aidiyetler geliyor akla; sahipliler, ait olmanın vermiş olduğu güvenle, hırçın ve bir o kadar güvenli zıplayışlar.


Nerede kalmıştım, dediğim gibi, kitabı bitirmişim fakat aklımda kitaba dair tek bir kelime bile yoktu, aynadan baktığımda birbirine girmiş kelimelerden çıkan tamamen hayalimin uçsuz, bucaksız tuzaklarıydı...






...


9.06.2008





.





içim çekildi az önce,

yankılanıyorum...




.


7.06.2008

24


(...)

Üçüncü şahıs haller,

Oysa

“Üreğim yanar, hep seni arar”

Hangi fener aydınlatır ki bu yolu, şimdi söksem yüreğimi, kanatsam avuçlarımı, çıkar mısın? Gecelerin aziz oyunu bu monşer, cümleler var o kadar yalnız, aynı zamanda o kadar kalabalık, aynı zamanların tekil şahıslarıyız, sıramızı bilememişiz, şimdi üçüncü tekilliğimin huzurdan bozma akşamında, Azeri parçalar dinliyorum.

Acır, insan acır. Şimdi sevdiğim, gidemediğimiz yolların sıkıntısıdır bu; yapamadığımız kahvaltıların ardı içilen demli çay gibi, buruyor bir yerlerimi; binip de gidemediğimiz trenlerin isi sinmiş üzerime, dışarıda serinliğine yas tutmuş toprak kokusu, ciğerlerim yanıyor. Ne bahar görmek ister, ne de başka diyarlar, mıhlanır bu ruh, kaçamaz yoksunluğundan. Herkes için dağıttığı aklından gram kalsa kendisine, gerisi plajda oturan biri küçük, biri büyük iki mutlu insan, size bütün maviler, bana ne gelirse razı zamanlar…

Paragraflara sen başla, ben sonunu getiririm, ne kadar gelir ki sonlar, acır mı bu içi boş kelimeler, acıtır mı bu yalnız anlamlar, tenhalaşır mı anlatım bozuklukları, kör ifadesizlikler, gerisi aynı havuzu doldurmaya çalışan, iki küçük musluğun problemi…

Avaz, avaz şimdilerde içim, duyulmaz sesi, fark edilmez, bilinmez, yetmez kimseye, yetemezliğim savurur çığlıklarımı, bana kalan aynıların sinsi gülüşü, oysa bu terastan görünmeyen ayı kovalıyor gözlerim, oysa bir yolculuğun yan koltuğunu düşünüp kalıyorum, yok afallıyorum, yok düşüyorum.

Ayaz, saatler geçiyor, geçiyor; sıkılıyor saatler geçmekten, geçmiyor saatler, ben yıllardır aynı ayazda, sadece birkaç tahmin istiyor bu manasız ruh, sırtını dönmediğin, belki dün kahve içmek için kapımı çalanın sen olduğunun ihtimalinin hep durması gibi yanı başımda, oysa daha dündü, aynı şahıstık, oysa daha bugün; kaçıncı tekile düştük…

Yine dengesiz bu kişi, tüm dengesizliğinin iç açılarının toplamı dört yapraklı yoncalarmış. Neden bu kadar çocuğum, neden bu kadar yalnız avuçlarım? Yeni kararlar almanın en manasız zamanları, ama hep yapılan planların, umutlara dem vurması istediğin ya da umudu yüklediğin planların, ne kadar gerçek olduğuyla ilgilenemeyecek kadar meşgul olması şu an beyninin. Sadece bir plan istiyor senden, bir krokide olur, kuş bakışı olsun ama olsun bir şey diyor, sadece tutunacak bir krokisi olsun, gerisi zamana yayılan kredi taksitleri belki de kaçış planları…

Sensiz, cansızım dedim, bedelini ödedim, hayatı severken, silindim. Zamanı geldi, ince bir sızı aktı, kanattı akşamları, şimdi ne yapsın, bilemeyecek kadar boşaltmış, bedenini...

Kalın sağlıcakla,

size sonsuz maviler, bana razı zamanlar…



(...)


6.06.2008

23

(...)


Aynıydı şimdi zamanlar, rüyaymış. Uyandım.

...



Günler kovalarken, günleri; bekliyormuş yine kovuğunda; hayalleri, satırları, melodileri ve dökülenleriyle; gerisini düşünmek için zaman vermiş kendisine; şu zaman da düşüneceksin diye koşullamış kendisini, o zaman geldiğinde güçlü olmayı dilemiş, belki de unutabilmeyi gelecek zamanı, zamanı geldiğinde olmamayı, belki de silinmeyi...



Ve bazı zaman, her şeyi bilen sizleri çağırmak istiyorum, her şeyi bilen insanları, gelip dindirsinler istiyorum, geçerken bıraktığın yükleri alsınlar, gerisini sormasınlar ki şayet tekrar dünyaya gelmek gibi bir gaflette bulunur ise bu ruh, önce hayal gücümü aldıracağım, sonra gölgelerin gücünü, sonra sinirlerimi, sonra melankolimi, sonra da kokunu aldıracağım...


Diğer tarafıysa masamın üzeri gereksiz kalabalıklar, çok iş var havası katmış uşak bu masaya, baktıkça korkuyor insan, bakamadıklarınaysa unutmuş gibi yapıyor, kandırıyor o güzel beynini, sonra gözlerini, dökülmek için açmak zorunda kaldığı bilgisayarına en iyi niyetlerini sunup, dökülüp, yine kapatıyor ve temennilerini sunuyor hayata, iyi dileklerini, mutlu insanları, cam kırıklarını, sesleri, bulutları, diyemediklerini, hapsettiklerini, en güzel mevsimiydi diyor gözlerinde ışıldarken yakamozlar, keşke bu kadar kısa sürmeseydi bu mevsimler...


Kapalı şimdi hava biraz, Özge'yi özledim, telaşlı sorunlarına kahkahalar karıştırsak yine, en sona beni saklasak, dökülünce ben; tuzlu çubuk krakerlerimizi çıkarıp, çayımıza bansak, geçer deyip, deyip; geçirebildiklerimize bakıp kendimizle gururlansak, ne boş bu hayat ya!


Görünmek için yağmuru beklermiş, bazı ruhlar; acısı için de parmak uçlarını...





(...)


5.06.2008

22


...




Bir Audrey Hepburn olmayabilirim kovuk, ama inan, çok isterdim. Uyku problemini tamamen çözmek çok güzel kovuk, bütün uykusuzluklarımı aldırdım, artık hiç uyumuyorum. Çözümün bu olması gerekmez tabi, lakin bir çözüm oluşturabilecek nitelikte değer taşıması bile çok önemli benim için.


Ya da tamamen uyduruyorum işte, gözlerim acıyor yahu, ne biçim bir haldir bu, sen bari bir çare bul kovuk. Kovuğumuzsun dedik, bağır baskılarımızdan, ip baskı, patates baskı ne varsa çıkarıp kalbimize yasladık, ne içindi onca karmaşa dedik, Gökkuşağı olduk, yağmuru bekledik, Beirut ne güzel şenlendiriyor içimizi kanatırken, hep bunu mu istedik, esasen istemedik, hayallerimizi birleştirip, duvarlar örmek istedik, Audrey Hepburn gibi bakamasam da yine de hüzün var baktığım her yerde, yine de umut var belki, kendi için beklentileri yok belki ama güzel şeyler olabileceğine dair ne varsa serpiyor etrafına...


Ya kovuk, sen koca adayı culp diye çevirtecek anlamsız bir teknolojiyle donatılmışsın, ama çevirdiğin dümeni görünce nasıl hayal kırıklığı yaşıyor insan ya! Ben, sana diyorum, o tekerleği çevirirken neredeydi o ikna edici bakışların, soğuk duruşun, iyi geçin şu senaristlerle, bak Richard'a kimse dokunuyor mu? Adam yüzyıllardır aynı....



Leyla'sını bulamayanlar içinmiş hikayelerdeki bu sitem , gerisi bildiğin iç açılar toplamımızın, pi re karesi, güzel kasabalar var daha gidilecek, görülecek düşün ki bir kasabaya panayır kurulmuş, öyle coşkulu herkes, o coşkusun şimdi içimde hapsettiğim, yüzyıllarca konuşacağım, anlatacağım, bizim kasabaya bir panayır geldi diyeceğim, unutamayacağım. Coşkum.



Daha yazacağım çok şey vardı, hayat yine normaldi sanırım, sadece hevesler vardı, ben kayıptım, esasen kendime yakıştırdığım her şey, çok uzağımdaymış, ben yakın sanmışım, şimdi ne değişti, hiçbir şey, hadi bakalım, öyle diyelim; kullanabildiğimiz yan yana tek kelimelerdi. Gerisi içimizden geçen trenler...




...


4.06.2008

21


...



Gökkuşağı saçları varmış, yağmur yağarmış, rengarenk çıkarmış, arınırmış, sınıfı yokmuş, diğerleri gülmezmiş, diğerleri gibi renkleri yokmuş ne esmermiş, ne kumral, ne sarışın ne de kızılmış, Gökkuşağı saçları varmış, kimse gülmezmiş, kimse incitemezmiş, yağmurdan sonra renklenirmiş, yoksa hiç görünmezmiş...






*


20


*




Sebepsizmiş esasen günler, diğer günlere sebepler yüklerken geçiyormuş ömürler, hapsettiğin maviliğiymiş tonlarına ayrılan, parçalara bölünen, ıssızlığınmış tüten; yalnızlığın ve adını koyamadığın her şey, peşi sıra sürüklenen, ait olamayıp da içinden geçebildiğin sokakların duvarlarına kazınırmış...


Silinmeyi beklersin şimdi usulca köşende, yine aynı günlerin kalabalık yalnızlığı, sanrılar, kokular, hatıralar, bir an önce geçmesi için, beklemekten başka çarenin olmadığı en iyi bildiğin, kaybolmayı dilersin derinliğinde....


Sendeki benmişim, bendeki sen; kifayetsiz...





...




19


.


On yedi dakikadır Çarşamba günündeyim, değişen ne ya da değişmeli mi? Cümle sonu soru işareti dudağımdan dökülse, neye yarar? Karadut yediriyor annem, tatlı, nasıl tatlı, içim bayılacak kadar tatlı, sonra saplarıyla yemeğe başlıyorum ne güzel ekşi, içimi ferahlatacak kadar ekşi sapları var, gerisi, olağan üçüncü sayfa haberi…

Sevgili Asuman,

Ne desem ben sana pek sevgili Asuman, o kedili çoraplarını çıkar mesela yatarken, uykusuzluğunun tek nedeni, kedili çoraplarının bütün gece miyav demesi, belki de farkındasın ya da parmak uçlarından vurmak mı istiyorsun…

Neden

Var olmadığına inandığın onca şeyin, içinde nefes almak kadar acımasız mı bu hayat? Güldürme beni Asuman, sana diyorum. Güldürme beni, benlerimi güldür, beni güldürme, farklı mekânların sohbetlerine karışırken, yel değirmenlerinin dönüşü mü kızdırıyor bu hissiz rüzgârları yoksa bilmediğin saç renklerini sayarken yakalıyorum seni, ne önemi var mı diyorsun, güldürüyorsun beni Asuman. Sonsuz bir gökyüzü diyor adının manası, bilip yakıştırmışlar seni, hapsetmişler mavinin derinine, izler açılmış, seni vurmuş derinine, kimler, kimler için ne değiştirmiş.

Nedenmiş onca sorular, nedensizmiş onca cevaplar, soluğu tıkanmış, boğulmuş, gerisi bildiğin masa başı işleri, birileri gelmiş, kahveler içilmiş, birileri gitmiş, telefonun fişi çıkmış, sessiz kalmış, şarjlar bitmiş, rüzgâr dinmemiş, palmiyeler tıraşlanmış, kanepelere atlas örtüler atılmış, insanlar çekilmiş, kalmışım.

Issız, soğuk, nedensiz, manasız, tıkanık, tırnaklarımın içi karaya bulanmış, üşümüş, diyememiş, eğik, tutsakmış kendine, söz geçirememiş yüreğine, şimdi sökse atsa, yedirse kedilere, sabah uyansa kalpsiz, damarlarında akmasa kan, hücrelerine taşınmasa her gün aynı konuğu, içini kanatmasa benler, gözünün beyazına tuz kaçmasa, sızlamasa uçları, düşünmese, her gün biraz yese beyninden, hiç acıkmasa, biraz uyuyabilse, tırnakları uzamasa, kınaya banmasa ayrılıklar, uzaklar olmasa, yakınlar gözlerini kapadığında gelse, hafta sonları olmasa, hafta içleri olmasa, sonu, içi, dışı çevrelese diğerlerini, kalsam dışında, sussam, koşsam, sarhoş olmasam, kırmızı damlamasa bu yazılar, renklerimi değiştirsem, salak olsam, anlamasam, bilinmeyen bir dil konuşsam, kimse görmese beni, kimse bilmese, silinsem şimdi, uzasam, yıllar öncesine gitsem, yıllar sonrasından geldim desem, inansalar bana, herkes hayal kursa orda, mutlu insanlar mumlar yaksa, havaya atsa, soluklar kesilmese, acımasa ciğerler, parçalanmasa bu bedenler, dişsiz, dikişsiz, halsiz, ruhsuz, mavili, çizgili, her yer film olsa, çeksem izlesem, izlemesem yine çeksem, resimler çekilse, fotoğraflar çizilse, herkes kanıksamak için bir sigara yaksa, dumanını savursa, ciğerlerim patlasa, aklım dursa, sarhoş olsam, korkmasam, fark etmeden mutlu olsam, ne kadar aptal deseler, uşak olmadan, katil olabilsem, eldivenlerim olsa, sesler duysam, kulak asmasam, gözlerim duysa, saçlarım konuşsa, yüreğimi sökün, ben yapamıyorum, biri çıksa bu kalabalıktan ben yürek sökücüsüyüm çekilin dese, baksam ona, kalsam ıssızlığımda, söküp alsa yüreğimi, damarlarımı düğümlese, artık acı çekmeyeceksiniz bayan dese, hayat öpücüğü verse ve ölsem.

Başka bir şey istemem ben.

Ölsem, yeniden dirilmesem…


...

3.06.2008

18

.





aslinda bir konu var- yasemin mori









.

17




.




.


Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni

Ve de uyarına gelirse,

Tepemde bir de çınar olursa

Taş maş da istemez hani...





.




2.06.2008

16


*



Tavanımda parça, parça denizler; parça, parça kayıklar; parça, parça şaşkın balıkçılar var. Birde ateş böceklerini andıran elektrik direkleri, uzaktan görünen ıssız bir kasabanın seninle kalabalıklaşması gibi, kaybolsa bütün ateş böcekleri, tek suçlusu elektrik idaresi mi?

Savursa zaman bizi, uçurtmayı o an vursalar, bir ben düşsem gökyüzünden, gerisi kollarının arasında, klarnet ustasının nefesinde salınsa mesela, küçük kare masamızın, beyaz örtüsüne eş değer sohbetlerimize, eş değer sayıklamalar bunlar. Seni hatırlatan ne varsa şimdi masamızın üzerinde, beni hatırlatanları almayı unutmuşuz, akasyalardan başlamak istiyorum diyorum, sen sus diyorsun, kokusu burnumuzdayken bahsetmemek en güzeli zaten deyip, susuyorum.

İçimden yollar, şarkılar, Ahmet Telli’ler, nefesler, benzeyişlerim, beni sevmelerin, gözlerindeki yakamoz geçiyor. En çok da gözlerindeki yakamoz, konvoy konvoy yakamozlar geçiyor, ben en yükseğimde el sallıyorum.

Taşınırcasına biraz aceleci, gidercesine biraz hüzünlü, içimden sen geçiyorsun konvoylarınla, yakamozlarının ışığında…







.

1.06.2008

15


*



Ya dinle bak, şimdi bu Kaan söylüyor tamam mı? ( Bu ben )

Tamam. ( Bu bilog )

Şimdi şarkının ortasına geliyorsun, sonra ses kesilir gibi yapıyor. Tamam mı? ( Bu da ben )

Tamam. ( Bu da kovuk bilogu )

Sonra bir gitar sesi duyuluyor, insanlar alkışlamaya başlıyor. Ve ondan sonra bu Kaan var ya bir ses çıkarıyor. Aklı orda kalıyor insanın sanki o sesi hep duymak istiyorum gibi, o kadar enteresan bir ses ki, işte o kadar. Ha hah diyor sonra yine ha hah gelen işte o gelen ses, Ay ay ay ooovvuuoo oooo eeeoo hep desin istiyor sanki insan… ( Bu da ben )

Ne günahım vardı ya ( Bu bilog hihihih )

Bişi diyim mi okuyucu, küçük bir sır; hepsi benim.Ben uyduruyorum.

Şarkı için tık ay ay ay mihihi


*



*


Bir duvarım olsun, içinde balıklar ya da kocaman uçan balonlar, belki de bir zeplin, belki de uzun yıllar yaşayan kelebekler olsun, gece olunca, balıklar yüzsün, uçabilen ne varsa birlikte uçalım, sabah olmasın, mutlu benler, mutlu çizgiler, mutlu fotoğraflar olsun, bu duvarda mutlu kaç ömür kaldı, hesaplanmasın, kireç kokmasın, takvim asılmasın, çivi çakılmasın...






bu kadar uzak olmasın.

*