31.07.2008





.






bant kaydında joel’in sesi: bence clementine'ın aslında baştan çıkaran yönü... kişiliğinin sizi sıradanlıktan kurtaracakmış gibi görünüyor olması… sizi heyecanlı şeylerin olacağı bir dünyaya götürecek bir meteor gibi.

....

clementine: seninle karşılaşmak hiç de güzel değildi. biriyle bu kadar zaman harcadığınızda, tanımadığınız insanlar gerekiyor.

joel: bekle!

clementine: ne var?

joel: bilmiyorum. sadece bekle!

clementine: ne istiyorsun, joel?

joel: sadece biraz beklemeni istiyorum.

clementine: peki.

...


clementine: ben bir kavram değilim, joel. sadece huzur arayan bir kızım. ben mükemmel değilim.

joel: sende hoşlanmadığım hiçbir şey göremiyorum.

clementine: ama göreceksin!

joel: göremiyorum.

clementine: göreceksin. birşeyler bulacaksın. ben de senden sıkılıp kendimi kapana kısılmış hissedeceğim. çünkü bana hep böyle olur.

joel: tamam.

clementine: tamam.

joel: tamam.

clementine: tamam.



.





uff ya
canım sıkılıyor.


29.07.2008


*



K. ye ithaf edilmiştir...



Kendisini bırakıp, tanıdığı bir diğeri için üzülen, gözleri dolan, düşünen, acısını yüreğinde hisseden, vs. birisini tanımak istiyorsan okuyucu, doğru yerdesin. Sakın kıpırdama bir yere, kimi zaman insan piç olmasa dahi öyle olmak nasıl bir duygu, iliklerinde hissedebiliyor


Ortada kalmak kavramının yakıştırıldığı bu insanlarda, eğreti bir piçlik olduramuyordu bünyem, hava da parçalı bulutluydu bugün, yaz yaz gibi değil, aşklar eski aşklar değil, tarım organik değildi, havadaki nem sırtımda, beraberce adımlıyoruz, adımladıkça daha da yerleşiyor sırtıma...


Ansızın duruyorum, açıyorum şimdi kollarımı, sana, bana ağlıyorum sessizce, kimse duymuyor, siliyorum göz yaşlarımı, arkama bakmadan devam ediyorum, iki ay bitti diyorsun, açtıkça açıyorum kollarımı, akıttıkça akıtıyorum göz yaşlarımı, içindeki o durağan gölete bir taş atıyorum, dalga dalga yayılıyor, üzerinde kurumuş sarı yapraklar oynaşıyor, hayat kıpırdıyor, sen yazma bile diyemiyorum, nasıl istersen diyorum, ben zaten seninle yaşıyorum acını, kendiminkileri katıp, harmanlayıp, çoğaltıp bile diyemiyorum, insan bazen demek istiyor ki o kadar acı yaşadı ki bu bünye zararlısı Asu, bütün insanlığa yeter...


Sen üzülme yeter ki

ben hepimizin yerine layıkıyla yapıyorum.







...


edit; bilmem kaç

Dinle bunu







.

*



İçimde birileri şarkı söylüyor, ritmi tutmuyor bazen adımlarım, kollarım, kelimelerim, içimdeki kadın susmuyor…

Dinlemiyorum ki…

Yürüyorum ben, koşuyorum, halen Stephen King okuyorum, Elif Şafak’tan nefret etmeye başladım, yakamozlar ruhumla oynaşıyor, yüzü yok kimsenin, gölgem kısalır geceleri, peşimde köpekler, ensemde ürperircesine bir his, korkarım sessizlikten, içimdeki kadın avaz, avaz bazı zamanlar, uyuyamıyorum, çok sesli şarkı söylüyor, canım sıkılıyor Şibumi’yi açıp okuyorum, annem mavi filimi kitaplığıma koymuş, doğru rafta değil, korku kitaplarının arasında, küçük, sevimli, salak görünümlü, küçük mavi bir filin ne işi var, organik tarım gerek bu ülkeye, sağlıklı beslenip, sağlıklı düşünen, nesiller kurtarır bu ülkeyi, içimde kaç kanser vakasıyla savaşıyorum, kaçı öldü, kaçı avaz avaz haykırıyor…

Beklediğim kimse yok esasen, bu cümlelerin hepsinin hakkını sakladım, kilitleyip, kör bir kuyuya attım, kenardan bakıyorum kuyuya, yüzüme ay bu gece daha çok yakışıyor, ne hissettiğimi bir bilsem, bir bilsem, şu üzerime geçirdiğim bütün sıfatları, zamirleri, tümleçleri, balkondan attım, zaman kipleriyle birkaç ufak işim var, intikam alırcasına üzerine bütün gizli öznelerimi, süper kahramanlarımı, hatta ciguliyi bile salacağım, görsün bu zaman; intikam nasıl alınır, nasıl sıcak servis edilip, soğuk yenilir, yok bu ciguli olmaz, kendisindeki Balkan esintisi onu bu hale getirmiş, popüler kültürün çarkı içinde mutlu, mesut ufalanmıştır ki yazıktır, günahtır kendisine,

Aynı diğer insanlar gibi

Yazıktır..

Ne diyordum, organik tarım şart…

Biri fotoğrafıma bişi demiş,

Bende hangisi demişim ki derim ben…

O da dedi ki

İlahi Asu

Sen beni çok güldürdün

Allah da seni güldürsün

Bunu yazılı da verebilir misin?

Evrak kayda girip, işleme alınması bir yıl sürse

Seneye güleriz, olmadı ben hepimizin yerine de gülerim.

Şu an tek istediğim, ruhumu sıyırıp, atmak.

Ya da ne varsa kazımak, sonra tuzlu suya girip, pişmeyi beklemek…

Şimdi kapatıyorum gözlerimi, uyandığımda kırk olayım, şu on yılı yaşamak istemiyorum,

Birden çocuğum büyümüş olsun, ben ona sabah kahvaltıları hazırlayım, çilek reçeli yapayım, ama şu zamanı geçirmek istemiyorum.

28.07.2008

*

Cohen söylüyor ya!
içimden leylekler göçüyor...
sanki gelmeyecek gibi, bağırıyor...
içimden geçenleri durduruyorum.

zaman da durur mu diyorum, durmuyor. Şerefsizim bugünlerde diyor, herkes öyle diyorum, tek sen değilsin ki, sonra bir bakıyorum, o kadınlar gibi olmuşum, yanaklarımda pembe allık, dudaklarım ıslamışcasına bir parlaklık, gerisi kendimi hissettiğim tüm orospular gibi, gerisi bazen çıkmaz sokakların arnavut kaldırımları, gerisi bazen neyse...

waiting for the miracle...



...




*


Yazsam mı

çizsem mi

ne yapsam ki

derken

oldu işte bir şeyler

her şeyde hayır diye yaklaşmak kolay olanıdır ya

kolaydan yaklaşınca mı bu kadar ...


...


bazen istersin olmaz ya

bazen de istemezsen de

istemeyeceğin şeylerin bu kadar çabuk olabildiğine

afallayıp, kalmakla kalamıyorsun


kayıtsızlık mı bu

yok başka bir şey

bazen neden hızlı akar ki zaman


zaman akarken neden unutturmaz

şimdi unutman için

unutmam

için dua ederken

diğer olanların hızı karşısında

tarihe bir çizik bile atamıyorum

ne tuhafsın sen hayat


yolun, yol değil hayat

demek istedim sadece


sen git, biz takip edelim,

sen sürükle nereye istersen,

ses çıkarmayalım

istemediğin, bizim istediğimiz olmasın,

istemeyelim, senin istediğin

o an olsun


nasıl bi şeysin sen

hayat


sana diyorum hayat?


Çık aradan...



Bir süre yazmayabilirim, belki bir süre daha da çok yazarım, kestiremiyorum ki

sen yine de merak etme okuyucu, iyiyim

sen dinle bak



olmadı bunu dinle sen; topla da gel, maziyi analım... yerlere düşelim...








23.07.2008


*



Bir fincan kahve iyi geliyordu, iyi geliyordu diye düşünürken, kokusunun aroması, bütün kalıntıları silip götürüyordu... Esasen tıkanıp kaldığımı düşünürken, uyumsuzluğun ritmine vurgundum, bir türlü oturamayan şeyin ne olduğunu düşünecek gücüm de kalmamıştı, kahvemde bitti zaten, bu kahvenin kokusu hiç bitmiyordu... Bitenlerse kendiliğinden bitiveriyordu... Sanırım öyle olması gerekiyordu ki öyle de oluyordu.


Neyse kattığıyla da yetebilecek güçlerle donatılmıştım. Süper güçlerimin yanına çok daha süper güçler eklemiştim ki gerisi tüm dünyayı kurtarmaya yetecek kadardı, havalar biraz üşüsün, bu sıcakta dünyayı kurtarabileceğimi sanmıyorum, zaten dünyada buna henüz hazır değil.


Neyse, yorgunduk bilog; kahvemizden bir yudum içecek dermanımız yoktu ki kokusuna denk geldiğimizde, içimizdeki küfürleri yastık yaparak başımızı göğsüne huzurla yaslıyorduk. Sonra içimizden geçen trenlere kara tüneller oluyorduk, is kokusu her yerdeydi, çektiğimiz fotoğraflara her gün bakıp, bakıp kelime yinelemesi yapıp, araya virgüller yerleştiriyorduk, o da mı kesmedi, kendimiz panayır yeri gibiydik zaten, hiçbir şey yapmadan durduğumuzda bile, kaçak girmeye çalışan çocukları kovalayacak dermanı ve gücü kendimizde bulabiliyorduk, o da yetmedi, verandamızda ılık meltem yüzümüzü yalayıp az önce geçmişken, en sevdiğim Hermann Hesse romanına fütursuz giriş yapıyordum...


Anlayacağın bilog, anlamadığımız günlerin mesaisine kalmıştık, zamanı öldürüyorduk...





.


22.07.2008




*


bazı zamanlar yüzünden,

çıkamadığım duygulara, boğulurken

ciğerlerime, sular dolmadan

...

nefret ediyorum, kendimden,

ölmeden önce, son bir kez daha

nefretle doluyor ciğerlerim,

...

sana boğulurken...






kızıyorum, bu aralar kendime...





.


20.07.2008


*


Her şey olmaması gerektiği gibiydi;

Sabah ışıklarının sönüklüğüne hayrandı bu bünye, bir de bahara… Sigara içmek hâlâ öldürüyordu, uydurduğum onca hayata yeniktim, cümlelerime seninle başlayıp, seninle noktayı koyuyordum. Bundan hâlâ kimsenin, hatta benim bile haberim yoktu. Neden daha büyüyememiş, büyümek için kırklarımı mı bekliyordum. Burada kaşlarımı kaldırıyorum, yersiz bir cümleydi, büyümeye niyeti olmayanlar için geçersiz kelimelerdi…

Yatağımın altından havlar çıkıp, yere düşen saçlarımla arkadaşlık kurmuşlardı, annem ne zamandır odama çıkmıyordu. Saate bakıp, bakıp; zamanı öldürmenin, uşağa olan faydasını hesaplıyordum.

Öfkeliydim oysa, oysa öfke komik duruyordu bünyemde, olmaması gereken onca şeylerden biride buydu diyordum içimden, dışımdan dumana boğuluyordum, ah! Bu öfke, ne komikti bizde, geçmek bilmeyecek gibi yaparken, geçtiğinde, saçma sapan bir hâl alıyordu ki bu da a ya şapka takmak kadar yersizdi edebiyat aleminde…

Ne diyordum ben, oturduğumdan beri gereksiz işlerle uğraşmanın verdiği ağırlık, eski fotoğraflarıma yeniymiş süsü vermek kadar hayıfsızdı bu geceler, bu geceler bazen neden geçmek bilmezken, uyku hiç uğramıyor bu çatı katına, sonra melodiler var, dönerken dökülen tuzlu yaşlar, bluzum deki kokun geçmiş mi diye baktım, bluzum de değil de esasen burnumun o en anlamsız yerindeki kahverengi küçük noktada yani benimde kalmış kokun…

Kitaplığımdan düşen küçük mavi fil hâlâ aynı yerdeydi, yanında anlamsız kağıttan poşet, kırmızı bir çanta, film cdleri, şarj aletleri, havlayan köpekler, dolunay, yakamoz, teki kayıp küpe, ne renk olduğunu bilmediğim oje, yer minderi, 3pod, ellerim ve sen halının üzerine yatmış yıldızları izliyorduk, sonra kapı çaldı, kimse girdi, konuşmaya başladı, ne sen ne de ben kulak astık, oysa tek yaptığımız adam asmacaydı, yine sen kazandın, sırf sen sevin diye önce sen geçirdin ilmiği boğazımdan, ben öldüm gecelerce…

.

19.07.2008


~


Sıcak, çok sıcak;

ayak izlerim buz tuttu,

buzları eridi,

üşüdüm,

şimdi geçti.

Parmak uçlarımda alevler, fener alaylarına katılırım, yanar, kavrulurum. Sevgi sözcükleri bana yakışır, korunaklı duruş sana, ben sussam, konuşamayız hiç, sen hep susarmışsın da sustuğumda çıkamam sessizliğimizden, kendimle konuşurum, sen duymazsın, sana desem, anlamı kaybolur, yoksun, yanımda da yoktun, ne desem savrulur, ruhum buz tutar, ısınamam, sonra sessizlik yine, sessizliğin içinde yankılar, usulca yitirir anlamlarını kelimeler, sen geçersin gözlerimin önünden, bakmaya korkar zamanlarımı özlerim, baktığıma pişman kavrulur bu yaşlar, sonra çıkamam ne senden ne benden, susarım, susunca konuşmazmışız biz hiç, ne zaman susmuştun, hatırlamıyorum. Ne zaman sustum, biliyorum. Dönerken, susuyordum; dönerken, savruluyordum; dönerken, kaybolmuştum kalabalıklarında…

Yüzüm kaybolur, suskunum; gölgeler uzar, karanlık iner, aklımda birleşmeyen heceler; konuşacağın günü beklerim.

İçimde bir milletin ıstırabı; ayrı, ayrı inler…



Tut beni...




*

17.07.2008




*


Titrek kelimelerinle, olmadı Aruz Vezniyle sev beni... Daha da olmadı nasıl seversen sev, ama sev beni, belki de ölçüsü olmasa kalbinin, bir galeyana gelse sevgimiz, ölçüsüz, ya da münserih, remel, benzersiz ne bileyim faili olmasın aşkımızın, neşeyle şarkı söylerken, titrerse yer, gök; bil ki dayanamaz bize yağmur, önce yağmur, süzülür yanaklarımdan, sonra ben süzülürüm yanaklarından, sırasını bilir bu Aruz Vezni, önem ister, dikkat ister, önce sevilmek ister.


Gerisi


failatun faili meçhul aşklar...



.


16.07.2008

*



Ne olduğunu bilemediğim bir şey

Bir kelime, bir söz ya da

neye ne fayda sağlar ki

bu cümleye başlasam, başlayamasam.


Esasen hani tek bir şey, belki bir ses iki dudak arası ya da yürek dolusu...



Neyse...


Kablo, çantanın içine bıraktığın gibi, az ötemde kokun, nefes almaya korkar gibi, uzakta gölgen bakamayacakmışım gibi, yıllar öncesinden Before The Rain, sanki izlemeye korkar gibi yapar, benden içerdekiler.


Sanki kapı açılacak gibi, dolacak gibi içeriye senle beraber ne varsa baş edemeyeceğim gibi sanki hiç gitmemişsin gibi sanki giderken bakamadığım sen değilmişsin gibi sanki bunların hiçbiri ben değilmişim gibi sanki biz çok uzaklarda yanında, yanımda, yanımızda simit yiyormuşuz gibi sanki ıslığını duymuyor gibi yapıp, içimden gülüyormuşum gibi bazı zaman hayat, asılsız haberlerin uydurma kahramanları gibi ne kadar muhtaç, ne kadar yalnız, ne kadar zamansızmışız gibi…


Sanki hiç gitmemişsin gibi, gidişini sanki Arnavut kaldırımlara yükleyecekmişim gibi sanki zaman durmuş, dumanı savrulmuş, külü kalmış gibi; esasen, her gün bilmeden, karşı kaldırımlardan yürüyormuşuz gibiydi hayat, hayat bize bunları yaparken yanlarımızda mutlu gibiydi bu iki insan, gerisi lüzumsuzsa söndürülecek kamu duvarlarına ait uyarılardı...


.

15.07.2008

yenileneceğini bilseydim,
daha önce silerdim
keşke deseydin

neyse



*kabak tatlısı

9.07.2008


,


Yıllar öncesini hatırlamak gibi ya da koku geldiğinde sızımı dindirmek için, beynime yüklediğim bir kamyon kalabalık gibi ya da geçen zamana kapadığım gözlerim gibi ya da savrulma isteğim gibi ya da diyemediklerimin fısıltıları gibi ya da susuzluğum gibi ya da unutulmuşluğumun hayat için hiçbir öneminin olmaması gibi ya da hayat işte diyebilmek gibi ya da kırmızı ışıkta kırk beş saniyeyi beklemek gibi ya da içinin kavrulması gibi ya da anlatmak istedikçe sustuğum gibi ya da gazetedeki hafta sonu ekinin zorlama önerileri gibi ya da okuduğum satırlardan önce beynimin sana uğraması gibi benimde orada kaç saat kaldığımı bilemeden hayat devam ediyormuş gibi yapmaya çalışmam gibi ya da bana kalan asuyla bu aralar baş edememem gibi ya da şarkının içindeki martı seslerinin hüznü gibi ya da yaşıyormuşum gibi yapıp nefessiz kalışlarım gibi ya da bir melodiye takılmanın gözlerde yorgunluk yapacağını sabah öğrenmek gibi ya da bilip de bilmiyormuş gibi yapmaya çalışmak gibi ya da geçecek demenin bile acı vermesi gibi ya da kendini susturmaya çalışmak gibi ya da iç sesini sessize almak gibi ya da yokmuşum gibi yaparak aynaları kandırmak gibi ya da az ötemdeymişsin gibi ya da layıkıyla acısını yaşamak istemek gibi ya da ne varsa içimde bana sana dair yok olmak gibi ya da son hayırdan önce otobana sapmak gibi ya da başlayamadığım sigarayı her gün elime almam gibi ya da uyuyamadığım yatağımdaki esaretim gibi ya da elma dersem çıkacakmışsın gibi ya da camdan yansıyanın benimle ilgisi olmayışı gibi ya da düşen yıldızları sadece benim yakalayabilmem gibi ya da içimde susturamadığım okul bandosu gibi ya da Rodion Romanovic Raskolnikov tarafından baltayla kovalanmak gibi ya da bir tırtılın kelebek olma ihtimali ile özdeşleşebilmek gibi ya da Demirkubuz’un Yazgı’sında oynuyormuşum gibi ya da bu kadar kalabalık hep sen yokmuşsun gibi ya da olmadığından bu gibi kalabalıklarda orkestra şefiyim gibi ya da ben de bilmiyorum bindiğin trenlerde makinist olmayı bile isteyecek kadar saçma oluşum gibi ya da hepsini geçtim geçsin de nasıl geçecekse geçsin diyememek gibi ya da gözlerimi her açtığımda ya da her kapadığımda kapıdan sen girecekmişsin gibi saçma bu zamanlar,

Uyumak istiyorum, yarın görüşürüz blog.



...

8.07.2008


~




Önce sen geçiyorsun, sonra diğerleri, arkalarından da ben; içinden kalkan gemilerin kaçak yolcusuyum, oysa sen çoktan gitmiştin... Gitmiştin işte, kaçak olan bendim; gemindeydim, limanda öylece kalan, bana el sallayan yine bendim, sen gitmiştin işte... Her akşamüzeri kalkan gemilerinin, kaçağıydım, usulca beklerdim seni, belki görürüm diye; sen gitmiştin işte....





Şafak her söktüğünde atlarım gemilerinden; bir akşamüzeri belki beni tutarsın diye; içinden geçen gemilere bindim; sen çoktan gitmiştin. Şafak sökerken atlarım, sabahları toplanır, akşamüzerileri yine binerim gemine, belki bir gün atlamadan, tutarsın beni diye hayaller kurar; salınırım boşluğa... içinden geçen gemilere bindim, sen çoktan gitmiştin.


Şafak söküyordu, bekledim...


Yine yoktun...



Her akşamüzeri yine binerim gemine, belki bir gün atlamadan ...



Şafak...



Yok...


Yokum.





.




*


Bir köşende otururum, çıtımı da çıkarmam, ayaklarımı da sallamam, nerede benim horoz şekerim diye de tutturmam, buraya da gider miyiz de demem, benim olsun mu da demem, hatta hiç konuşmam, bir köşende otururum sessiz, öyle bakarım sana, usulca konuşurum içimden, hiç rahatsız da etmem kimseyi, olmadı vitrine koy beni, haftada bir tozumu alırsın, olmadı bir şeyler söyle içinden, ben duyarım, bu geceler bitmiyor, kış geceleri değil diyerek şükrediyor bu yürek, yaz geceleri bu kadar sıcak olmasa, belki daha da kolay olurdu, çıtımı çıkarmam, otururum bir köşende, su bile içmem, biterim köşelerinde....







...


7.07.2008

*



Diyecek bir

sözüm

Yazacak bir

kelimem

Konuşacak

sesim

Düşünecek

gücüm

Yapabilecek bir

şeyim

K a l m a d ı , Nev demiş...


.


6.07.2008



.


gece
bana
hayır
dedi

gece
yıldızlarına
döndü
ben
geceye
yıldızlar
düştü
*
*
ben
gecede
kaldım
gece
bana
hayır
dedi
üşüdüm


bu şarkı

bi de bu




sabah akşam içlerimde yankılanıyor, susmuyor, duymuyorum diyorum
inatla söylüyor...



gece
bana
hayır
dedi







5.07.2008


.


Düşünsene, sabah olmuş, şimdi şu saatte, ne yazdığımı önemsememişim, hangi cümle devrik, hangi imlaya dikkat etmemişim, savurgan kelimeleri toplamışım karşıma, masallar anlatmışım, çayı demlemişim, reçeller kaynatmışım, masaya en çok yeşil zeytin koymuşum, ben ne seviyorsam hep onu Bakıyorum, kaç saat geçti üzerinden bakıyorum, bakıyorken, neler görüyorum, nerelerden geçiyorum, kimlerle konuşuyorum, köşeden simit alıyorum, parktaki kuğuları izliyorum, sardunyaları suluyorum, karşı kıyıya geçiyorum, karşıdan kıyıma bakıyorum, kıyısızlığıma yanıyorum, sınırlarıma dahil edemediğime geceyi üflüyorum, iyi dileklerimin hepsini üzerine ekiyorum, usulca kapıyorum gözlerimi, bakmıyorum, görmüyorum, düşünmüyorum, bir süre böyleyim, gerisi kendi kalabalığım.

Atlılar geçiyor üzerimden, salyangozlar, uzak bir ülke belki bir serçe, bilmiyorum. Çığlık, çığlığa içim, önce yazmayı bırakmaktan başlamalı diyorum, sensiz geçen cümlelere, figüranlar, süper kahramanlar uyduruyorum, sensiz geçen cümlelere el sallıyorum, çiçekler atıyorum, salınıyorum, en güzel kıyafetlerimi giyiyorum, beş Temmuz u hayatımdan çıkarıyorum, içinde ne varsa, yutuyorum, yıldızlar düşüyor, gece ağlıyor, içimden kuşlar göçüyor, kalıyorum ıssız, mağrur bir güçle, marifetmiş gibi güçlüymüşüm gibi, gelen suflelere yetişmeye çalışıyorum, ışıklar sönüyor, alkış sesleri, perde kapanıyor.

yapmışım, düşünsene meğer ben uyumuşum, uyanmışım yok hiçbir şey, ne bu acı, ne bu duman kokusu, ne de bu yalnızlık, güzel bir sabah var, ben varım, yeter değil mi?

Birazdan uyumak istiyorum, sabah uyandığımda, bunlar birer rüya değilse çok kötü bozuşacağız. Kapı çalsa şimdi, ellerinde uzaklardan kalma ekinler, belki de sesler, belki de benim bilmediğim onun bildiği şeyler, kapı çalsa ya şimdi. Bitti, geçti dese, sarılsa, dünya yeniden dönse, her durduğunda düşmemeye çalışmaktan yoruldum, bırakıyorum ellerimi, gerisi zamanın çözeceği şeyler diyorum, uçuyorum semaya, dünyadan düşerken, semaya yükseliyorum, kimse görmüyor, el sallıyorum, kimse bilmiyor, içimden kalkan trenlere biniyoruz, Anadolu da kasabaları geziyoruz, hikayeler biriktiriyoruz, ben hala sen varmışsın gibi yaşıyorum, kayboluyorum.

.



.

Bundan sonra bitireceğim günler için her bir sigara, bu duman, bu acı anca bu korla geçer, ama geçer, sen beni nasıl geçireceksen, ben de seni öyle geçireceğim.

Bundan sonraki günlerimde, yalnızca benim dumanım tüter buralardan…

Gerisini anlatsam var ya! Acırsın da diyemezsin, üzülürüm diye, üzülmem, maalesef hayır derken ki gibi her şey…

Hakkım olmayanı istersem, alacağım cevap ne olur ki

HAYIR:

3.07.2008


*o*




İki kişilik yalnızlıktı, söz dönüp dolaşıp; “iki kişi”, “yalnızlık”, gibi önemsemediğimiz kelimeleri, önümüze sürükleyip, gerisini bizden bekliyordu. Ben, arasına özlemleri sıkıştırıp çekilmeyi tercih ederken, diğer kişimiz ise arasına diyemediklerini sıkıştırıyordu. Ne kadar mutluyduk, hani bu dünyaya yakışmayacak bir mutluluktu ki bu, ne yakınlaşıp ne de yakışabiliyorduk.


Krokimize bakıyorum, aradaki dağları, tepeleri hatta denizi bile çıkarabilirdik ki kendisi bunu daha önceden de söylemişti, çok sevmiştik bu düşünceyi, hatta sarılıp, uyumuştuk. Sonra bildiğin tekil kişi çekilen yalnızlıklar, ikinci tekil fiiller, üçüncü tekil kaybolan yıldızlar, diğeriyse bizle başlayan cümlelerin noktasıydı.


Anlayacağın, kuş bakışı hayat pek şa'ane.





.



*o*



Soğuktu hava, esasen değildi, ben üşüyor gibi yapıp, olayı dramatize ediyordum. Karşıdan emin ve kavruk adımlarla süzülen kişiye bakamazken, ellerimi kavuşturmuş, hofff efektini verirken buhar çıkması için dualar ediyordum, esasen bu havaya yakışabilecek en iyi tiripal enfeksiyona kapıldığımı düşünmesi, bir sıcak limonata içmemiz için gerekçelerin en başında da olabilirdi.

Dedim ya henüz hiçbir fikrim yoktu.


Yaklaştı.

Üşümeye çalışan ellerime bakıp, yumukluklarına güldüğünü gördüm, görmemiş gibi yaparak, en kemikli tarafından sıktım elini, sonra kendime doğru çekip, öptüm dudaklarından. Yazdan kalma böğürtlen tadı vardı ya da değildi, tamamen yazdan kalma bir meyveydi ama artık her meyvenin turfandasının olması, konuyu şimdiden dağıtmak için yeterliydi.


Dağılın.


-Merhaba, ben Hasan (diyebildi)

Merhaba, ben koala (neden bu yazar başıma tire koymuyor, açıkta kaldım, maymun gibi, adının Hasan olduğuna inanmıyorum, kimliğini istesem ne düşünür ki olmadı savcılıktan iyi hal kağıdı da olur)

-Nasılsın?

Şimdilik iyi gibiyim. Üşüdüm biraz. Ne güzel adın var. Daha önce hiç duymamışım. Manası nedir?
(çok saçmaladım ya yine)

-Bilmem ki.

İyi bişi olsa gerek, yoksa neden koysunlar değil mi?

-Koala nedir?

Bildiğin hayvan.

-İyimiş.

Sağol. İlaçlı bir içki var, alır mısın?

-Alırım.

Bende sağ ol.

-Şimdi çok işim var. Açtığım pencerelerden sana bakarım olmaz mı?

Hıh. Çok da umurumda, bakma bana.



... içinden ... deyip, uzaklaşır kız, elleri cidden üşümüştür, içinde hoh yapacak tek bir buhar tanesine muhtaç adımlarken yalnızlığını, kaldırımlardan, kaldırım beğenir, düşüp bu kış ölmek için.






.





2.07.2008





...









2
t
e
m
m
u
z
1
9
9
3







.


1.07.2008



*o*



Rüyalar görüyorum, çıkamıyorum. Uyanıyorum, tavana uzun zamandır mı bakıyorum ki diyorum, kendimle konuşurken sessiz cümleler kuruyorum, içimden sesleniyorum. Duymuyorsun.


Birden başımı çeviriyorum, üzerimde çimin en güzel yeşili ve yeni biçilmişliğin hüzünlü kokusu, seni görüyorum. Kalıyorum yeşilin içinde, üzerimden kaç çiçek geçiyor, kaç böcek geçiyor, kaç yağmur, kaç fırtına; hesabını yapamıyorum. Bakıyorum sana, kökleniyorum, çıkamıyorum, kavuşmak istedikçe, çekiyor toprak, çıkamıyorum.


Sonra...


Sonraysa içinden kalkan gemilere biniyorum, el sallıyorum, ellerimde mutluluklar, gözlerimde sevinç, belki de ne olduğu belirsiz onlarca duygu, düştü düşecek gözlerimden, kapıyorum gözlerimi. Martı sesleri kulaklarımızda, yüzümüzde denizin tuzunu taşıyan rüzgârlar, kollarında ben, taşınıyoruz uzak diyarlara.


İçinden kalkan gemilerde konaklıyorum, gidiyorum adalarına, parlak kumlu sahiller, turuncu akşam üzerleri, hani ne varsa hep biz yakışalım diye...


Açıyorum gözlerimi, sıcak yapışmış üzerime, duş alıyorum, çıkıyorum evden, yine aynı işin telaşı üzerimde, ben yabancı zamana, zaman yabancı bana, karışmıyoruz birbirimize,


nasıl sigara içmek istedim,
bu efkara,
ya da bu efkara söndüreceğim sigaranın koru gibi bazen bu zaman...

Bekledikçe ağırlaşan, zamanın külleri,
gerisi içinden kalkan gemilerle ilgili.




Yetişebildim mi?