31.08.2008

Duvarlarımda resmi geçit törenleri yapıldı, bayraklar sallandı, nizami sırada hepimiz yürüdük, bu kadar kalabalık mıydık, nasıl sığıyordu onca Asuman içime şaşkınlıktan ağzım açık, elimde konfetiler, iğrenerek bakıyordum pencereden yansıyan duvarıma, atlı ekipleri heyecanla beklerken, aynı gezegende yaşıyor olmanın vermiş olduğu rasyonellik çöküyordu bünyeme, yine akşam olmuştu, içimden atlı sipahiler, bandocular ve sümüklü böcekler sırasını şaşırmadan geçiyordu, dedim ya, aynı gezegende yaşıyor olmanın verdiği ağırlık batarken karşı ki dağlardan, ben ikimiz için ağıtlar yakıp, buhurlar üflüyordum. Duvarımda resmi bayram kutlamaları, ellerimde konfetiler, balonlar, olanca gücümüzle, gerçeküstücülük oynamak için uğraşıyorduk.


Dedim ya, aynı gezegende yaşıyor olduğumuzu unutmadın değil mi?


An itibariyle; out of order; hayırlara vesile olsun, bu ağır gecelerin şerefine, bayrak gibi salınacağım kuleler arası, gerisi aynı gezegende kaybolduğumuzun dilemması, yanıyor şerefimize bütün ışıklar, saklanabilene aşk olsun.


Yıllardır nerede hata yaptığını otuz yaşında bulmuş bir insan olarak, kendi kendisinin superman i olmalı insan diyorum ve bu yüzyıla noktamı koyuyorum. Bir sonraki cümle büyük harfle başlayacak, unutmuyorum.

.




.

Hikaye bunlardan ibaret kovuk, içinde gizlendiğim yüzyıllardan biliyorum, herkes kendisinin kahramanı olabilir ancak, vay be!

Büyük laf monşer. Bence de senorita; dağılıyorum huzurlarınızdan.



Sağlıcakla.



.

25.08.2008

.


şimdi eski aşk eskizleri, üzerinden geçmiş onluk dilime sığan ıslak zamane yalnızlıklar, bir de Türk filmi repliklerine eşlik eden manalı bakışlar, arabeske döndü diyor yine kelimeler, beğenmiyorum hiç halini;

ah bir bilse, kaç ah konur bu cümlelerin önüne de, şimdilerde içimden çekilir ince uçlu misina oltaları... kanatırcasına ince, ince... bugün yine müzik dinlemedim, yarın serinleyeceğim.



*




Uzun zaman geçmiş gibi üzerinden, bu kadar zaman geçtiğinden ya da öyle geldiğinden olsa gerek ki hiçbir şey yazamıyor gibi yapıyorum. Esasen yapamadığım ya da yaptığım hiçbir şeyde sorumluluk hissetmemeye başladım. Bu kötü bir durum mu bilmiyorum da bazı zaman sanırım rahatlık veriyor, o kadar acayip bir şey ki bu açıklanacak hiçbir durum şu an içinde bulunduğum durumdan daha mükemmel olamaz, mükemmel bir kötülük hissi yayılıyor, yayıldıkça, ruhuma çullanıyor ve bu mükemmellik ruhumu ele geçiriyor.


Biraz önce bir fotoğraf görmüştüm, inan nasıl kıskandım, sonra daha iyisini çekebilecek olduğumu hatırladım, bunu hatırlamak bile soğuk duş etkisi yaratmaya yeterli oldu; ruhumda bir ürperti var, insanlar ne çok konuşuyor, ruhumun tüyleri dikenli bir salon bitkisine dönüşüyor, bu insanlar ne çok konuşuyor, insanların olmadığı bir yere gidiyorum, güzel bir tenhalığa bütün kalabalığımı bırakıp, geri dönülmeyen yollardan uçarak geleceğim.


Sonra o koku gitmiyor burnumdan, sabahtan beri ağrıyan başıma eş değer bir koku hissi ruhumu zorluyor, onlarca insan yükleniyor gibi ruhumun kapılarına, içerde ürkekçe bekleyip de hiçbir şey elinden gelmeyen ufak bir prensesmişim de hiç haberim olmamış, Mucizelere inanıyorum diyorum ya evet mucizeler var, ki bazen gözlerini kapadığında ne kadar huzurlu olduğunu hissedebiliyorsan mucizenin kapısından girmiş bulunmaktasın okuyucu, yok hala hissedemiyorsan yapabileceklerimiz, ense kökünün altındaki şalteri indirmekten başka bir şey değil, olmadı gözlerini kapamayı dene, hafif bir rüzgar yalasın geçsin yüzünden, hatta kıskansın o rüzgar da kovalasın dursun seni, her gözünü kapadığında yalamak için yüzünü, bilmiyorum işte bugünlerde hayat biraz öyle, biraz böyle geçip, gidiyor.


Geçip, gitmese dahi ben geçmesini bekliyorum. İnsan görmek istemiyorum bir süre, birden görünmez olsa herkes, kalsam yeryüzünde tek başıma, inan hiç canım sıkılmazdı, Stephan King in romanlarında buna benzer şeyler çok olduğundan en sevdiğim kitaplar onun kitapları, ben elle tutulur hiçbir şeyden hoşlanmıyorum, elimde tutamayacağım ne varsa peşinden uçuyorum.


Çok yazdım, ne diyecektim, neler dedim...

Sıkıştığımı hissettiğim zamanlarda, ona kadar sayıyorum içimden, geçmiyor, saymıyorum. Sıkıştığımı hissettiğim zamanlarda, gökyüzünde uçtuğumu hissediyorum, ıslanıyorum, yağıyorum, buharlaşıp, yok oluyorum. Sıkıştığımı hissettiğim zamanlarda bir vermidon içiyorum, midem yanıyor.


İşte hayat böyle bir şey, çok düşünmemek gerek bilog zira ben de öyle yapıyorum. Hepinizi ayrı ayrı kucaklarken, seni hala çok seviyorum.


Üzgünüm.


Sadece varlığın bile bir mucizeydi diyorum ve gözlerimi kapıyorum mucizelere, bir daha mucize istemiyorum hayatımda. Uçtuğum her günü uçlarına kitliyorum, anahtarı denize atıyorum, seni de oraya hapsediyorum.



22.08.2008



...Sadece,
elini tuttuğum için ne kadar şanslı olduğumu düşüneceğim...


uzun, uzun adımlıyordu; yorgun değildi, kırgınlıkları yorgunlukla karışık, kekremsi bir tat bırakıyordu ağzında, gerisi bitmeyen Arnavut kaldırımlarının suçuydu. Suçu yüklenecek birilerini aramaktan sıkılmış gibi gözüküp, içinde saklanan bir diğerine teslim etmekten hiç çekinmeyerek, içini çekti.


Hiç önemi yoktu, neler olup bitiyordu hayatta; bu acılar lükstü, ki cidden böyleydi, en umursamaz haline baktı hafiften, iyi görünüyordu, bir kaç laflayalım yürürken dedim; olmadık şeyleri düşünmeden, sıkıntılarımızın iç açılarını toplamadan, sadeleşelim.


Şimdilerde eskiye dönüşleri var, kendi sadeliğindeki neşeli kahkahalarına koşarcasına adımları var, bir kenara yığdıklarını kurcalamadan, karıştırmadan imha odasına koşmaları var, geri dönüşleri yok...


Zaman geçiyor, öyle ya da böyle geçiyor işte, debelenmek istemiyor,


ve şimdi daha mutlu...


Buradan Mehlika'yı öper, koklar, sarar sarmalar, bir de ısırırım.





.

21.08.2008



...ve tarih 21082008
bitti...

20.08.2008


.



Uzun zamandır hiç keyifli değil, ki sen de biliyorsun, bilmesen de değişen hiçbir şey olmayacağından bilogcum, kısaca sıkılıyorum. Bu tarz durumların insanı olarak, son hamlemde karşımdaki oyuncunun ne yapacağı açık, saçık netken ben yine de başım dik son hamlemi yapmıştım, ne değişti; değişecek ne vardı ki hahaha burada gülüyorum, sen gülersen kırarım kafanı, dertleşiyorum diye bu kadar samimiyet çekecek durumum yok, sadece şunu bil, martılardan fal bakıyorum, kanatlarını koparıyorum, şarkılardan seni tutuyorum, sonra bırakıyorum, olmadı rayların üzerinde yürüyorum, kah denizde koşuyorum, inan bende bilmiyorum, ayın yirmi altısını bekliyorum.


Haleluya bilog!

İçelim yeni arkadaşlara, yeni arkadaşlıklara,

dolu zamanlarının arasına beni sıkıştırıp da bir kaç dakikasını ayıranlara selam olsun.


Gerisi hep aynı kuru kalabalık, gel ıslatalım şunları hem ağır basar, hacmi artar, bugün de çiçeklere su vermeyi unuttum, bazı zaman unuttuğum şeyleri birilerinin yapma ihtimalinin yüksek olmasından kaynaklandığını duyar gibi oldum, penceremde kuruttuğum kaçıncı çiçeğimsin, ben yaşken sevmiyorum sizi diyemedim, gülün altından çıkan bir bakla tanesi gibi bazen hayat, ben çiçekleri kuru ve baş aşağı severim, kokmasalar da olur, burnumda kokuları bir ömür baki...


Kısaca bilog, çok sıkıldım, duyuyor musun sen de?



Cevdet Bey,

biz hiç

simidin susamlarını,

ıslattığımız parmak uçlarımızla,

masalardan topladık mı?

Yapalım bunu en kısa zamanda...





.

18.08.2008


*


Şimdi sakin gibi duruyor kasaba, sakinken ne yaptığını bilmiyor ruhum, simidin içine özenle yerleştirdim, biraz domates, biraz peynir, senin için de hazırlamışım, dedim ya sakinken ne yaptığını bilmiyor bu ruh, şimdi azat ediyorum tüm hislerimi kendimden, tek başıma yapıyorum kahvaltılarımı, tek başıma yudumluyorum çayımı, gerisinin önemi olmadığını geçiriyorum aklımdan, sonra kuşlar geliyor, bir iki laflıyoruz, simidin susamına bayılıyorlar, ruhumu gagalıyorlar, susmuyorlar, beynimi yiyorlar, sonra akşam oluyor, gün bölünüyor, ben varım diye bütün bunlar diyorum, ben varım diye tüm güzellikler, içimden kalkan trenlere bindiriyorum tüm hislerimi, azat ediyorum sizi diyorum içimden, dışımdan mutlu gibi görünüyorum, el sallarken dökülen tuzları da alın diyorum, duyan yok... Hissizim, az önce azat ettim kendimi, kendimden...





.


14.08.2008


.



Hoş geldin.*

Hoş buldum*

mihihi**

özledim*

bende*

hihihi**



*başlarında tire var bu konuşmaların,

** gülenlere koymadık, hihihi


uydurukçuyummmm ki...



Çok kafamı karıştırıyorsun Asu ya!

Ya deme bana!

Tamam negzel, geldin sen öyle birden...
hayırdır?(yine bilog olarak ben konuşuyorum)Asu bana bari tire koysana, bu diyaloglarımız hep karışıyor.

-Tamam. Sana olmaz kendi başıma çekerim tireyi ben, şimdi uçan bir balon düşün, düşündün mü? Sonra at fazlalıkları, bak negzel havalanıyorsun, kuş kanadındayım, kendime geldim ya! Yeter bu diyalog, bilog....



Ohhh mis...


Şimdi benim için geliyor Hakkı Bulut söylüyor,


-içinden ne geçiyorsa söyle abi, ama benim için.

-Tamam apla


dudum dım dım tıs tıs tak





Barbaros Bulvarını tırmanırdık , rıhtımda bankta otururduk, ah Cevdet Bey hiç konuşamadık.



*



12.08.2008



*

Gözlerimde asılı kaldı zaman, geçmek bilmiyor, tıkıyor, boğuyor…


En fazla olan neyse o kadardı, gerisi eş değer başka acılara tanıklık eden simaların, şaşkın bakışlarına denk gelmiş uzaklığımdı, meraklı bakışlara teğet geçmiş hüznüm ve üzerime çullanmış kalabalıktan bozma bir yalnızlık; daha da uzatıp canını sıkabileceğim pek çok ayrıntı da cabası diyordu kadın.

Kadın, hiç susmadı; sessiz, sessiz anlattı, diline düşürebildiği ne varsa… İçimde esen rüzgâra bir ad bulamadım dedi, o kadar sakin ki içinde esen rüzgâr mı meltem mi karar veremedim, oysa fırtınalar kopuyormuş da Karayel deyip, geçiştiriyormuş, ne diyeceğimi bilemiyorum dedim. Deme diyebildi, ben bana densin diye bir şeyler demiyorum dedi, diyebildiğimce söylüyorum sadece, karşımdakine bir sorumluluk yüklemeden, çıkıp gitmek kolay olsun diye her şey dedi. Her şey bundan ibaret hayatımda dedi,

herkes rahatça çekip gidebilsin diyeydi her şey diyebildi giderken;

gitti, kadın.

takvimi belirsiz bir Karayel esintisiyle, uzaklaştı yanımdan.


Çiçek kokuyordu kadın; hüznünüzü basmış çiçek kokusu bugün de, demek istemiştim. Bugün de güzel bakıyordu gözleriniz, demek istemiştim. Bugün de özlem kokuyordu saçlarınız, demek istemiştim. Bugün de gelmedi değil mi bekledikleriniz, demek istemiştim. Bugün de beklemekten vazgeçtiniz değil mi, diye soracaktım. Bugün de o minik kızı düşündünüz değil mi diyecektim. Bugün de gidemediğiniz kasabalardan geçtiniz değil mi diye soracaktım. Bugün de, yarın da, yarından sonra da değişmeyecek değil mi günleriniz, diye soracaktım.


Gelmeyeceğine inanmak istediğinizde mi bitecek bunların hepsi diye soracaktım ki çoktan gitmişti, yarın da gelecekti, yarından sonra da… Öbür gün de…



.



8.08.2008




.


Bana yaşattıklarına inanabilir miyim? Yoksa kaybolup, gideceğim onca insanın içinde arka sıralarda mıyım? O mucize dediğim büyüye hala inanabilir miyim? Bilmek istiyorum, özensizce topladığımda da saçımı hala o kişi miyim gözünde, sadece bilmek istiyorum, gökyüzünde bir yıldızmışım gibi hissettiklerim doğruydu değil mi? Sadece bu, sadece bunları bilmek istedim.




Olmayacakları bile bile kırdım kendimi, biliyordum ya bundan işte gidişim... Yetmiyor hiçbir şey, ne sevgi, ne bahar, ne de kasımpatıları, her şey kocaman bir yalan oluyor, anlamı yitiyor, yüz kere ölüyorum, bin kere diriliyorum, kelimelere veda ediyorum, sana nasıl ediyorsam, buna nasıl inandıysam. Nasıl yapamıyorsam



Bana inanacak birisine mi bu ihtiyaç, bulur muyum ilerisini düşünmeyeceğim bir adamın kabuk bağlamış yarasını, şimdi o susuyor, ben çırpınıyorum, sanki yaşayacak gücüm var da gidecek gücüm yok gibi, ama güçsüz de gidebileceğimi bilecek gibi...



.




*


Balonuyla çıkıyor çocuk, kar, tipi; çocuk işte ötesini düşünmüyor, balonu elinde coşkuyla koşuyor, koşuyor, bırakıyor elinden balonunu...


Saaterdir Arizona Dream'i izliyorum, balon Johnny Deep'in uyuduğu kamyonete gelene kadar, gerisi sıkıyor beni, amcası boğuyor beni, hayallerini kaldıracak dermanım yok, sadece ilk sahnelerindeki kar görüntüleri için, soğuğu iliğimde hissetmek için ve sonrasında çocuğun sevinci için izliyorum, kaç oldu saymadım, sadece izliyorum, otuzu da geçmiş olabilir, nasıl sıcak, düşmek istiyorum, sadece beni tutan biri olsa keşke aşağıda diyorum, bıraksam kendimi, rüzgar yalayıp geçse yüzümü, sonra biri tutsa beni, geçti dese, önceden olanları hatırlamasam, nasıl bu kadar çaresiz olduğumu bilmesem, tutsa biri beni, sadece tutsa o kadar, gerisi hiçbir şey yapmadan geçip, gitse; çok yoruldum....


Balıktan çıkan o şeyi şişirip balon yapıyor babası, çocuk nasıl sevinçle çıkıyor soğuğa, nasıl koşuyor...


Dün gece çok sıcaktı, saatlerdir Arizona Dream izliyorum, aklımda sadece atlamak var.

Aklımda hep yapamadıklarım var, gerisinde olmayan onca şeyin tütsüsü, sonra sanrılar, hayaller, gerçekler, tetikleyen öfke patlamaları ve bekleyemeyişliğim, yorgunluğum, uzun uzadıya giden bir yol, o kavşaktan önce bir çıkış ve ürkekliğim...




...balonu elinde coşkuyla koşuyor, koşuyor, bırakıyor elinden balonunu...



Neyseki hayatımın sonuna kadar mucizelere inanacak yaşı geçirmeyeceğim...


*

7.08.2008


*


İçim kalabalık, biri sussa, diğeri susmuyor; biri özlemese, diğeri ağıtlar yakıyor; biri gülse, diğeri hep bildiğin gibi. Hani baş edemediğim günlerin ertesi gününe denk geliyordu ki bugün de baş edemedim.


Kısaca canım sıkılıyor, düzelmiyor, hiçbir şey düzelemiyor ki...


Sonra bakmışsın akşam olmuş, kalabalık geçmiş, biraz yorgunluk çökmüş, daha sakin her şey şimdi diyorsun, içinde ki kalabalığı tam öldürmek istiyorsun, o önce seni öldürüyor, boğazına yapışıyor, sıkıyor, bırakmıyor, kazanan hep onlar oluyor.


Kısacası geçenlerde de olduğu gibi şimdilerde de canım sıkılıyor, kaç derece döndürebileceğimi hesaplıyorum, üç yüz atmış dereceye denk geliyor, önce ürkekliğim geçsin sonra döndüreceğim; Kasım' a denk gelse, güz mevsiminde ayrılsam bu şehirden, hiç üzülmezdim bilog, sen de üzülme e mi!





*

6.08.2008





.


Bazen özlemek istediğimden oluyor ne oluyorsa, sonra unutuyor gibi oluyorum. Unutmak istediğimden esasen diyorum, geceleri hep bildiğin gibi sıcak, karanlık, uykusuz, anlamsız bazende hüzünlü geçiyor, bilmediğin ne var bilmiyorum, şimdilik her şey bildiğin gibi buralarda, durup durup sana yazıyorum, sonra siliyorum, bu mektubu silmemek için yazdım, sonlarına doğru ne karar veririm henüz kestiremiyorum.


Sıcağın durgun saatlerini özlüyorum, pencereden bakmaya bile sıkıldığım ışıklı saatlerini, o durgunluğu istiyorum şimdilerde, o sıkıcılığı, yaprağın kımıldamadığı bunaltıyı istiyorum. Nedeni yok işte bazı şeylerin, olması gerektiği gibi ki sen benden daha iyi biliyorsun ki neyse deyip üç nokta getirmek gerek bu cümle sonuna, yoksa nasıl bu kadar kinaye yapılır mektupta, gereksiz yani.


Gündüzleri uyanamıyorum, miskinleştim sanırım, ne olduğunu kestirememekle birlikte bir bıkkınlık hissi ruhumu ele geçirmiş, tüm tersanelerime saldırmış durumda, umutluyuz her zamankinden daha umut dolu ve kararlı, gerisi hep uzak, hep beklenti, hep işte neyse yine...


Seni soramadım sahi nasılsın? Mektubun ilk paragrafında sorulmaması gereken soruların en başında geliyordu, o yüzden bu kadar zordu çocukken mektup yazmak, oysa şimdi çok kolay da yazmak istemiyor, yazıp da yollayamadıktan sonra ne anlamı var ki değil mi? Bak bu paragrafta iki soru sordum sana, istersen cevaplayabilirsin...


Otlar sarıya döndü, reçel, turşu, salça ya da kışa dondurabileceğimiz türden sebze, meyve ne varsa hummalı bir çalışma gözlemliyorum evde, eve her girdiğimde, değişik türden kokusuyla bugün ne yapılmış anlıyorum, sormaya gerek bile yok, bu sanırım annemin canını biraz sıkıyor. Sonra umursamıyor, başlıyor yine anlatmaya, dinliyorum, bazen dinliyor gibi yapıyorum, onun o telaşına, kalabalıklığına karışıyorum, o da ben de çok mutlu oluyoruz, sonra çatı katında sıcak beni bekliyor hep...


Neyse şimdilik bu kadar belki sonra tekrar yazarım.


Sağlıcakla

Sevgilerimle

Asu...





.

4.08.2008

...


Hayat;

yediğin son çekirdeğin, acı çıkması gibi...


life,

life me do...

la la la la



.

3.08.2008


*



Az önceye aitlerdi, biraz önce aklımda uçuşan saçmalıklar, kendimi merdivenden aşağıya itmeden hemen az önce canlanıvermişti zihnimde, esasen neler kurdum düşerken, neler hayal ettim hiç önemi yoktu, tek bildiğim o ana aitken, düştükten sonraki acımla başa çıkacak umursamaz bir zihne ihtiyacım olduğuydu, önce gözlerim yorulmuştu, sonra avuçlarım, sonra da ben, sırasıyla yorgunduk, sıramızı bilip yorulmuştuk, gerisinin ne insanlığa, ne sana ne de tüm istediklerimin bana bir faydası vardı, hayat başka kollarda, başka hayatlarda, başka şehirlerde, yine aynı güneşle devam edecekti...


Kendimi merdivenden ittirmeden az önceydi, az önceye aitti olup, biten ne varsa, kendim yukarda kalmıştı....Sonrası, aynı kalabalıkta sızlayan, ıssızlık...



Dip not, Queen dinlemek kadar keyifli hiçbir şey yoktu bu zamanlarda...




.

2.08.2008

Geriye adımlasam, sarar mıyım tersine zamanı…

Aynı ıslık kulağımda, ayı takip etsem, bulur muyum seni?

Göğü yıkasam, temizlenir mi dünya?

Beklesem, gelir mi yine aynı zamanlar?

Anlatmasam da duyar mısın sesimi?

Acır mı insanın uçları?

Acıtır mı bu kadar ıssızlığı?

Nelere dayanır bu yürek, dayanır da neden dayanmak istemez, neden bilmek istemez, öğrenir mi bir gün bu yürek?