Etim yanıyor, kokusunu hissediyorum. Çürümüşlüğüm dökülüyor, utanıyorum. İnsan olmak, bu kadar ağır gelmemişti, bu kadar çaresiz belki de bu kadar muhtaç.
İtilmişliğin, meşruluğu; diğerine kapalı zihinler, apansız, soğukta üşüyen bir ölü. Üzerine ölü toprağı serpilmiş insanlar, kaderine razı olmayı doğuştan öğrenen bebeler, sindirilmiş akıllı yoksunlar.
Keşke biraz olsun bilebilseydin, insan olmak ne demekti…
Eğer, biraz olsun bilebilseydik, inan bana; biraz olsun...
Şimdi gökyüzünde bir çift kanattık...
27.12.2008
Bir kadın gördüm, kadın beni görmedi; sadece bir kadın gördüm. Nasıl çirkin ama güzel, nasıl bakıyor, sanki biliyor, bakarken içim çekiliyor. Bir kadın gördüm, o beni görmedi. Ama nasıl güzel baktı bana anlatamam.
Hiçbir önemi kalmıyor, gece çöküyor sadece; karanlık, düşünmemi kolaylaştırıyor, gerisi hep bildiğin gibi, karanlık olması için sabırsızlandığım günlerdendi, düşünmek için çok şey biriktirmiş gibiydim, hiçbir şey düşünmedim. O kadar güzel görünüyordu ki, sadece ne yapacağımı bilemedim. Tek suçum buydu…
Neden ağır ki bu kadar, senin de sızlıyor mu düşündüğünde dününü? Kabullenmek inancına yadsınmış kaçaklık mı? Dışımda dolaşıyorum kimseler görmeden, el sallıyorum geceye ve bize; ne değişti? Belki de çok şey, tek yapabildiğim, değişmemiş gibi davranmam ve buna yıllardır katlanmam.
Bende seni seviyorum, küçük meselem.
25.12.2008
Havada asılı gibi;
zaman, sen, ben, diğerleri, ötesi, berisi...
Yakalayamayacakmışım gibi;
yahut çoktan gitmiş gibi...
Tüm yaşadıklarım, aklımın ucuz sanrılarıysa eğer, ne yazık değil mi?
Yaşadıklarımı düşündüğümden çıkarımlarım ise şimdilik beni delilik boyutuna taşımayacak türden şeyler. Bir gün aklımı yitirirsem, bunu bir başkasının düşünecek olması ise başka bahara erteleyeceğimiz işlerden.
İçim hiç bu kadar karanlık olmamıştı. Aslında kararmasını gerektirecek hiçbir ünleme yahut imgeye de rastlayamamıştım. Henüz karartılmamış ruhumla, eş kenar bedenim arasında köprü oluşturuyordum ki ellerim çok üşüdü. Nasıl yalnızlaştırıcı bir his bu böyle, nasıl soğutucu bir hoh dudaklarımdan, avuç içlerime; havada buz kesilen içimin buharı.... Neye iyi geldi ki şimdiye...
.
Ruhum infilak etmeden beş saniye önce, bu bedeni terk etmeliyim.
.
15.12.2008
Hayat; bir tansık gibi karşımda…
Biraz önce kahveden çıkan kızcağız, telaşlı koşuyordu, yağmur hızlanıyor, kız koşuyor, ben yoruluyordum.
Hiç ilerlemiyor gibiydi hayat; yağmur ıslaklığı içinde saklı sözcükler gibi yağıyordu. Sanki yoktum, ıslandım, kaldım, sessizce geçtim diğerinin zamanından. Sanki birazdan gök ayrılacak ve beni alacak gibiydi.
Nimbus bulutları sevgi taşıyordu,
o yağdıkça,
biz ıslandıkça
kösnül dudaklarım;
etine, kan taşıyordu…
14.12.2008
Kanyağın; gırtlağımdan, yakarak aşağıya kadar indiğini nasıl hissediyorsam, seni de öyle hissedebiliyorum. Kavurucu bir yalnızlık olsa gerek, diyor birisi. Bir diğerini umursamıyorum, hepsi aynı ağızdan bağırıyor. Duymuyorum.
Yağmurun sesi ve bir başkasının kendi hayatını nasıl dillendirdiği daha mühim şimdi. Gerisi hiç umurumda değil.
Bu şarkı beni cidden sarhoş ediyor ve annemin reçel yapması kadar beni çocukça mutlu eden başka bir şey yok. Beklentilerimden dolayı mutsuzlaştığımı bilip ve bunu ortadan kaldırmak için hiçbir girişimde bulunmayan birisiyim. Her sabah aldığı kararları unutup, hiçbir şey yokmuş gibi bir saflıkla kapıdan çıkıp, işime gidebiliyorum. Cidden otuzumu geçiyor muyum?
Modern zamanlarımızın, ilkel ayinleri ya da törenlerinde vardır maskeler değil mi? Düğünlerde, cenazelerde metazori birlikteliklerin yüz mimikleri üzerinde etkilerini tartışmak istiyorum. Hahha! Yok böyle bir şey. Nerden de aklıma geldi bilmiyorum lakin geldi.
İnanışlar, aldanışlar, yorumlamalar, nasıl istersen öyle görmeler; bunu ben dahi yapıyorum, ortada hiçbir şey yokken, varmış gibi görüp, hissedebiliyorum; bu durumda gerçeklik kendini zaten imha etmiş oluyor. İki taraf içinde gerçek adlandırılamıyor. Arkadaş yahut dost ya da bir başka paylaşım, her ne ise; beklentili olunca, anlaşılamayınca anlatılanlar, kendiliğinden çıkıp, gidiyor zaten. Sadece bunu fark ettiğinde hissettiğin salaklık baki… mihihhi! Komik ya!
Bugün on dört Aralık, günlerden Pazar, bir süreden beri ne yaptığımı hatırlamakla geçiriyorum zamanı, bazı kısırlaşmış döngüler, çarpık içsel bencilliklerim yüzünden hatırlayamadıklarımı, güncelerimi okuyarak geçiriyorum, elbette buraya yazdıklarımı değil, buraya daha yumuşak günce geçişleri diyebiliriz, bilmiyorum; bazen iyi mi yapıyorum yahut kötü mü ya da hiç düşünmeden mi hareket ediyorum.
Yahut içimde dolaşan yazma isteğimi nasıl dizginleyebilirim; sanki içimin meydanlarında toplanıp, birazdan devrim yapılacak gibi…Lakin, karışığım; bebeğim. Bunun hiçbir kimse yahut bir şeyle alakası yok. İçim aktı, gitti; ardından baktım, yeterince usluydum.
Yaşadığım an;
şu an işte.
Ötesi ya da berisi yok, berisi az önce bitirdiğimdi; ötesini kimse bilemezken, ben nasıl bilebilirim ki. Şimdi işte, geçti gitti.
Bazen hiç önemi olmayan şeyler konuşuyorum, bazen ben bunları sadece kendimle konuşuyorum, zira kafam başka şeyler düşünmesin, kurgulamasın diye; kendimi o kadar güzel kandırabiliyorum ki; hiç olmamış şeyleri, olmuş gibi yaparak fikir üretebiliyorum. Sonra konuyu tartışmaya açıyoruz, ki ben masada gidiyorum zaten, üzgünüz, hanımefendi çok yaşlıydı zaten, narkozu kaldıramadı; kaybettik.
Usulca, varlığının yanından geçip, gittim. Sadece çok hoşlanmıştım, hepsi buydu; bu kadar basitti. Neyse ki geçebildiğini çoktan öğrenmiştim. En basit halimizle soyunduğumuz onca yorgunluk zıvanadan çıkıyor gibi, zorlaştırmak adına kendimize çektirmediğimiz eziyet kalmadı...
şimdi ne istedim biliyor musun?
Güneşin alnında çamurlu toprakla, kıyafetimi pisletmeden, akşam ezanına kadar oyun oynamak.
Uzun süre ışığa bakıp, başımı başka yere çevirdiğimde, gözlerimin içinde ateş böcekleri yanıp sönüyor, bunu da kimseye söylememiştim.
Ne zamandır, Sylvia’nın güncelerini elime almamıştım. Özlemişim.
13.12.2008
.
“ Ama işte, açmıştım da elimi ve omuz silkmişti o... ne vardı uzatacak; tabii bırakmayacaktı yakamı; durmuş, bakmış, kahvelerde, yemeklerde hoşça vakit geçirebileceği, ısrara bile yeltenemeyen melankolisi dışında zerre risk taşımayan adam(kadın)lardan bir adam(kadın) olarak bende karar kılmıştı topu topu, ne vardı bunda! Özleyişime gelince... geçer'di işte, geçsindi hatta artık; söyleyeceğini söylemişti, oturup bir de dert etmesi gerekmiyordu beni.
Sahi bu muydu hikaye?
Eh, en azından görünen kısmı!... Görünmeyen, bir benim bildiğimi sandığım, soyunmaya kimselerin yanaşmadığı dile gelince... Allahaşkına, kimin umurunda!”
platonik aşk iyi bir şey ve tek kişilik olmasının yanında bağlanabileceğin adamları filmlerden seçebiliyor olman da sana sunulmuş en iyi imkanlardan biri diye düşünüyoruz... ne de güzel düşünürmüşüm nokta