29.01.2008

Gereksiz yazılar serisi II


Dengesiz olabilir,

zamana yenik düşebilirsin; her sonbahar.

Sonbaharla zorunuz mu var?

Severim ama zorum değil de, sorunum diyelim, hatta demeyelim.


Küçük sevimli bir sürprizim olsa şimdi, ne yapardım bende bilmiyorum. Bu içimde yaşananları tasvirleyebileceğim tek cümlemdi oysa, oysa dengesiz olabiliyordum çok rahat, büro tipi(hihihi) koltuğun ucuna yaklaşınca tepetaklak olduğumu mesela sen hariç kimseye söyleyemem, yani hani bu dengesizlik sadece bilgisayarda yazan o ufacık yazıyı okuma çabasından olan meraktan mı doğmuştu. Sanırım evet.


Aklıma ha gelecek, ha geldi diye beklerken, çoktan gitmiş olduğunu yeni fark ettim; bu da ayrı bir yazı konusu taşımaktaydı sevgili okuyucu.


Oysa kaldırım taşları vardı bu kasabada, yazıya döküldüğünde can katıyordu sanki hayatına, ya da kısa, dar sokaklarına, içim acıyordu adımlarken sokakları aklımda aynı keman acı, acı çınlıyordu. Sonra bunlar martı sesi mi acaba dedim, martılar alkışlıyordu; ben baş rolde geride adımlarım, sessizdik sokak ve ben; taşıyamadığımız ne varsa atarken denize; martılar cümbüşü severdi zaten, baş konuğuydu bu ikinci perdenin; ilk perdeyi umursamadan oynuyorduk ha bire; hem sokak, hem de ben; sıkılmıştık da; girmiyorduk derinlerimize.


Benden önce terk edersen şehri, davetiye yollarsın değil mi?

Madem gelmiyorsun, gelmeden terk edersin belki şehri; şehir yine aynı kalabalığında tenhalaşırken, çayın buharı karışır senli, benli hayallere, bir iki de manzara kovuştururuz orta yerine, maksat her ayrılış da güzel bir mekan yaratma isteği, yoksa bilirsin ben sevmem hüznü, bilirsin ben her gün batışında bir çift kanat, sen yoğunluğunda metro çıkışı unutamadığım o ses.



Ne güzel demişti;

çay, karanfilli sigara ve sen çok iyi gidiyorsunuz; aynı Edip Cansever şiiriyle, Angie'nin iyi gitmesi gibi.


Acil çıkış kapısı,

ihtiyaç anında imdat çekicini çekinmeden kullanabilirsiniz.




Kendi sınırları dahilinde düşündüğünde, zaten katlanılmaz oluyor bazı hayat, bir de fırtınayla karışık sulu sepken bir soğuk bünyeye nüfus ettiğinde, uf, ne zor bu hayat yahu diyorsun. Diyorum(dedim).

Diyorsunuz(duyuyorum)

Diyorlar(diyenlerin yalancısıyım)nokta.


Sükut u hayalmiş...

Sayıklamalar,

bölük, pürçük kelimeler

özü de, sözü de birmiş oysa, hayat gülümserken sana, on parmağını geçmeyen, on parmak sorunsallarını kaça düşürdüğünle mi ilintili, yokluğun sızlamış, burnumda kokun kalmış, bunlar lükse kaçan bunalımlar zamanımızda, gerekli olmayan onca şeyin kaçta kaçı ben de bilemedim.


Tek sorun şuydu monşer; fol, yumurtayı kaybetme endişesi taşırken, kendiliğinden kurulan hayallerden, düşlerden, beklentilerden kim sorumluydu, bendim tabi ki; bunu biliyoruz da, değişen neydi monşer?


Hep aynıydı, hihihi diye gülerdim, çok sevimli olurdum, brokolinin üzerinde yoğurt çok şık duruyormuş, tadına değinmek bile yersiz, zaman yine koşar adım, eldivenin içinde kaşınırmış avuçlarım, dışarıya çıktığımda moraran dudaklarımsa bir gün düşecekmiş, hiç ısınmayan ayaklarımı adımlamak bazen çok yorucu geliyor, yeşil elmaları alalı iki haftayı geçmiş, hala ilk günkü gibi olmasının endişesiyle ısırıyorum, şu hayatta üç tane meyve varmış, muz, karpuz, kavun; bense hala inatla meyveleri dilimleyip uzattığım tarafla ilgiliymişim.


Ne diyeyim, hala inanmıyorum kendime.



Bugünlerde sanal aleme sıkışıp kalan insan fosillerine bakıp, bakıp gülüyoruz. Daha ne olsun, hayat işte bunlarla güzel. Hihihhihi. Daha kötü ne olabilir demiyorsun, çünkü artık öğrenmiş olman lazım; bilog sahibi bugünlerde biraz baharlı, idare edin artık...


Anahtar kelimeleri verdim, kolay gelsin.



Bu sene değilde, ikibindokuz gibi alabilirim telefonu, o zaman sormanın avuntusu var içimde, en azından seneyi ne kadar uzatsam, seninle kalma şansım yıllara yaygın artacak diy mi bilog; küçük işler, beni kovalar, büyük hamsiler, küçük balinaları yakalar.



28.01.2008

Ve uzaktan bir ses bana diyor ki,

...

Duyamadım yine.


iyi ki susuyorum,

susmasam

neler olur.


Çırpınıyoruz kendimizle,

herkesler yerli yerinde

sen evinde,

evi olmayan

başka yerlerde,

Hani biraz zaman dedim,

bekledim

bekledim

yorgun düştüm

neye yaradı

kime yarandım

bende bilemedim

şimdi ne değişti

olmayan entari biçilince

birazımız açıkta kaldı

kendine yenik düşünce

bunu daha kaç kere öğrenecektim.

uzun vadede düşünce belleklere, hayaller

kısa vadeye pek bir şey kalmıyor

bir iki banka kredisi

tencere taksiti,

kısa vadede kim mutlu olabilmiş ki

uzun vade özlemlerimiz onay beklerken,

dilime doladığım onca söz, dökülür mü bir gün eteklerime?

Diyemiyorum;

en yalın halim, bu sessizliğimse,

diyecek artık hiçbir şeyim kalmamıştır,

sizden başka.

Ama bu yanılsamalar hiç bitmez,

ta ki; ışığı kapatıp başlayana kadar

en tuzlusundan ıslak akşamlar.






27.01.2008



Hani yoktu derdim,

sorun çıkarmak mıydı sona kavuşurken,

seni anlamadan, oturduğun koltuğa mıhlamak mıydı, en doğrusu olan.

Hani bilemedim bende, ne dedim, ne demedim.

İkiye ayrılıyordu ruhum onlara göre,

bana göre olan neydi bilmeden, dinleyemeden kapamaktı bu konuyu en hayırlısı diyerek, başka muhabbetlere.


Oysa bazen söyleyecek sözün yoktur, yaşadığının tatmini o kadar büyüktür ki, susmak kafidir. Anlamayacak olana diyeceğim yok da anladığımla beni benle bırakmayanadır suskunluğum, zira kendimi anlatmayı çok önceleri bırakmıştım, söyleyecek bir tek sözüm yok kendime dair nokta.


Söylediklerimi kaybetmekten korkar oldum dostlar, söylemeden sahipleniyorum. Beni yormayın, artık anlatmaktan yoruldum birazcık anlayış, hepsi bu çok değil. Ya da kabul ediş, bu sancı yankılanırken içimde, sen de büyütme ne olur., sadece kabul et, hepimizin yaptığı gibi, bu kadar zor değildir, saygıyla gelirse kabulleniş, daha iyi hissedeceğim kendimi.


Aklımda asılıydı pek çok şey,

şimdi ne var bundan bile emin değilim,

üzgün müyüm herkesin kendi adına olduğu kadar,

ama şimdi, kopuyorum, susuyorum, sıraladığım onca şey düşüyor birer birer,

sonra söz söylemek ne kadar kolaylaşıyor.


Düşünmeden, tahakkümkar, istenmeden, itercesine.


Savrulur bütün tozlar, geriye ne kalır, ben de bilmem.

İyi geceler bilog.


Kırgınım sadece; sana, bana değen her şeye.

Seviliyorsun. Bu yeter mi?

Küçük bir halkanın içine hapsedilmişim, bundan ne benim, ne de benim haberim olmuş


Niye yazdım, neden yazdım; çok sıkıldım da ondan bilog, sen de olmasan, bir bardak açık çay, çok şekerlisinden içerdim. Geçer miydi bilmiyorum. Bildiklerimi düşününce hiçbir şey bilmediğim sonucunu gururla taşıyormuşum da bunu bile bilmiyormuşum.


Belki şimdi biraz daha Oruç Aruoba iyi gelirdi, e ne duruyorsun?

Helva yapsana...

Peki.

Hayat dediğin böyle bir şey işte bilog.



24.01.2008

Sonra o kadının acıyla karışık, coşkulu sesini işittim. Oysa saatlerce konuşmuştuk, yaralarımıza basmadan, kanatmadan birbirimizi; sabırla, anlayışla adımlayarak, kelimelerimiz karışmıştı özlemlerimize.


Ben hep o kadını dinliyordum, acıyordu sesi, sesi acırken içimde acıyordu, ben o kadını dinlemeyi hiç bırakmadım, acıyordu sesi, beni de acıtarak, acılarımızı coşkulandırıp anlamlar yüklüyorduk içlerine. Evet diyordum, bu kadın, içimi okumuş ama bunların hepsi dündü bugün dinledim o kadını, acımıyordu, gayet hissiz söylüyordu şarkısını. Ne oluyordu bana? Olan bir şey yoktu. Dün, dündeydi.


Acımıyordum ki, acıtacak bir şey bulayım kendime. Ben bunu hep yapardım, eskiden, şimdi, sonradan hatta daha sonraları da, hep yaptığımı, yaptım; bir daha yapmamaya karar verdim.


Oysa ben bilirim, bildiklerimi söylemem kimseye. Doğru şeyi, doğru zamanda söyleyememek gibiydi zaman, doğru zamanda söylenemeyen onca şey havaya savrulurdu, kuşlar beslenirdi. Ben demek ki ondan zamansız savurdum sözlerimi, havaya karışsınlar, kuşlar aç kalmasın diyeydi bugüne kadar söylediğim ne varsa. Şimdi değişen neydi, doğru zaman kiplerimi, doğru zamanlara dilimleyip kullanabiliyor olmam mıydı? Yok, sanmıyorum. Sorun yoktu ki, ben bulanıklaştırmışım, yolun kenarında biriken suyu elinle karıştırmak gibi, sabır gerekiyor, durulmasını beklemek için.

Biraz sabır.


Oysa ben seni hep sevdim, seveceğim. Arta kalan zamanın olmak istemediğime karar verdim. Birlikte arttıralım da, arttırdığımızla ne yapmak istediğimize kendimiz karar verelim.


Çığlık, çığlığa dinliyorum kadını, hala acımıyor. Bazı zaman insan; yanında olsun ister. Birlikte var olmak ister, bencillikse bu, bencil olmak ister, sevdiğine bencillik de denir bunun adına, ama bazen insan bunu çok ister.


Gülüp, geçeceğiz birazdan, belki o kadın yine acıtacak canımı;

sen canıma can katarken, burada güneş hep doğduğu yerden batacak.

20.01.2008

Gereksiz yazılar serisi I


Kendi adına üzgün olmayıp da, diğer insanlar adına üzgün olabilen insanlar tanıdım. Tanıdığım o kadar çok insanın yanında, bu insanlar dikkatimi çekmeyi başarmışlardır. Sonra kendi adına yaşamayıp da, başkaları adına yaşayan insanlar tanıdım. Bu insanlarsa hiç ilgimi çekmemişlerdir.

Sonra kimleri tanıdım, ben de bilmiyorum, tanıyorum insanları, sonra unutuyorum. Unutmak istiyorum, böylesi güzel oluyor. Onlarda beni unutsunlar istiyorum. Sokağa çıktığımda kimse beni tanımasın, o tarz bir hayat yani, sen de bilirsin.


Seni çok uzun zamandır tanıyor gibiyim.

Tanıma beni.


Bu bilinen insan diyalogları uzar gider, gereksizdir. İçten gelmeyen, boş cümlelerin içini dolduran kelime yığınlarıdır. Ki bizler biliriz; hep görmek istediğini görüp, duymak istediğini duyar insanoğlu, seni asla önemsemez, o kendi şablonunu oluşturmuş, seni içine sokmaya hazırlanır. Ne salaksın sen, insan.


Ne kalır insana, düşündüğünü eyleme dönüştürürken çirkinleşir; farkına varmaz.

Ama ben bunu istememiştim diyebilir sonra.

Bilmez ne düşündüğünü, ne yaptığını.

O yüzden düşün sen ey insan, düşün sadece; yapabildiğin en iyi şey bu senin.


Neysen osun işte, olmadığını olmaya çabalamak kadar komik bir şey yok. Hani bunun farkında olan insanlar olduğunu da unutma olur mu, seni gidi insan. Değişmek için çok çaba sarf eder insan, ne olduğunu bilemeden, hep başka, başka şeyler peşinde savrulur gider.


Uyumluyum aslında diyorum, insanlar neyseler öyle kabul ederim. Aslında en büyük hata buymuş, seni görmek istediği gibi gören insana, sende onun silahının kabzasından bakacakmışsın, bunu çok sonraları öğrendim. Ne değişti, hiçbir şey, ben hala herkesi oldukları gibi görüp, hiç ses çıkarmıyorum. İnsan bu, nasıl yaşamak istediğine kendisi karar vermeli, diğer her ayrıntı safsata be bilog.


Hiç gerek yok böyle şeylere.


Feyspukta tek yaptığım insanların fotoğraflarına bakmak, saatlerce başkalarına dair kesitleri inceleyebilirim, biliyor muydun bilog, çok keyifli sen de yapmalısın, gülüşler hep donuyor, üzüntülü görünenlerse hep pozdan, başka sebebi yok, hiç gerek yok böyle şeylere, güzel işte.

Yani, ben bakıyorum sen de bak.


Nereye efendim, diyor adam.

(Kadın anlamsızca bakar. Sever böyle bakmayı; çok uzak, soğuk, gizemli ve çekici olduğunu düşünürde ondan) Ait olduğum yere, der kadın.

(Böyle bir cümle kurmaya ne gerek olduğunu anlayamaz adam, anlamak içinde uğraşmaz) deli midir, nedir, der. ( kadının ardından bakarken.)

Bu gördüğüm en komik insani diyaloglardan biridir, nerede mi gördüm?

Görmedim.

Eee?

Uydurdum sadece.


17.01.2008

(...) ki sen de biliyorsun, aradığında bütün galaksiler benim oluyor.(...)


o caddeyi geçiyordum, kulağıma daha önce hiç duymadığım bir şarkı çalındı ya da çalınır gibi yaptı. Gibi olan şeylere olan tahammülsüzlüğümden dolayıydı; sıyırdım kendimi kaldırımın üzerinden, attım her şeyi bir kenara, gibiler olmadan devam ettim yürümeye.


Artık daha sakin kasaba, martılar aynı iskelede yine bekleşiyorlar, meydandaki en büyük ağacın altındaki kır kahvesinde bildik yerel sohbet hayretlere karışıyor, kim ölmüş, kim hastalanmış, o ne almış, bu ne yapmış, gündemin ilk sıralarında.


Bittikten sonraki sessizlik var bu kasabalarda, bu sessizliğe çekirdek sesleri karışır, sahilde bir iki yaşlı keyifle hayatlarının özetini geçerler, gülümseyerek. Bense kasede kalmış sarı leblebilere bakarım, neden hep siz kalırsınız sona diyerek. Bir çay daha isterim, çayla daha güzel oluyorsunuz derim, gülerim bir de, sanki çok önemli bir şey söylüyormuşum gibi, hayat akar gider bilog.


-Sana da olur mu?

-Ne olur mu?

-Yürürsün, yürürsün yanından geçenler silikleşir, uğultular başlar, binalar üzerine çullanır, panikleyerek kaçmak istersin, sonra bunun sanrı olduğunu düşünüp, adımlarını sıklaştırırsın,belkide sorun bu mahallede dersin, bunu her geçtiğimde yapıyor.

-Yok bana olmaz böyle şeyler.

-Bana da olmaz.

-Neden anlattın o zaman.

-Uydurdum sadece.


(...) ki sen de biliyorsun, aradığında galaksinin içinde ne kadar bahar varsa hepsi benim olur.(...)


14.01.2008


Tam da yerinde hissetmek belkide, belkide ne olduğunu bilemeden hayatın boyunca sürüp, gitmek.

Aptal yerine koy(ula)arak, Ya da tam yerine düştüğünde, kendine düşen paydan bir nefes almak. Bilmiyorum, içim amansızca kelimelerde, dışım vurdumduymaz benden ayrı diyarlarda, buluşturamadığım çaprazlığı bu noktada kabullenmek, yarımın mutsuzluğunu belki de bilip, rahatsız olmadan yüzümde salakça bir sırıtışla devam edebilmek.

Bunu kabul ederek, geri kalan çoğunluğu reddedip, görmezden geliyorum. Onlarda bana bunu yapıyor, usul, usul koydukları kalıbın içinde, değişik sıfatlar adı altında biçimlendirip, görmezden geliyorlar. Görülmek de değil niyet esasen. Esasen, niyet dahi yok. Çok umursamaz onca hal içinde, bir kare yakalamak niyetim şimdilerde, gerisi hep bildiğin anlamsız safsatalar, uyduramadıklarım, kabul görmeyen pek çok proje.

Hiçbir düğüm çözümsüz kalmıyor, mutlaka açılıyor, açılmıyorsa kopartılıyor. Düğümlerin kaderi bu, çözülmek için varlar.

En az martılar kadar şanslı olduğumu düşünürken, hafta sonu ne kadar pervazsızca yaşadıklarına şahit olup, kıskandım onları. Hani martı neden kıskanılsın ki, pek çok sebebi var, en azından benim nazarımda. Saatlerce iskelede güneşe bakarak kaldı, ısındı, kanatlarını açtı, kapadı, ısındı. Sonra uçtu, gitti. Hiçbir şey demeden uçup gitti. Nereye dedim, göz kırptı ve gitti.

Sabah evden çıktım, arabamı çalıştırdım, pervazsızca koyuldum yola. Nasıl koyulmuşum pervazsızca, peki martı umursadı mı? Düşünmedi bile, düşünmüyor beni martılar bile, sıcak avuçlarının arasında kaldı adımlarım, merdivenleri çıkamadım. Pervazsızca takılıyor kelimeler dilime, def ediyorum pervazsızca. Ama çok oluyorum, pervazsız bir kızım işte. Neye, kime göre.

Hahahah,

Ruhumda pervazsız bir uçma isteği var, tanrım beni yaratırken bilmiş de yaratmış, uçsaymışım Maazallah, acemi çaylak trapezci olurmuşum, en komiğinden.

Bir şiirle yazımı sonlandırmak isterdim, hani en pervazsızca olan şiirlerimden, sonra düşündüm daha öyle bir şiir yazamadım, yakında yazmak dileğiyle; huzurlarınızdan pervazsızca ayrılıyorum.


12.01.2008

Oysa

kuşlar uçuyor

tekneler geçiyor

balıklar el sallıyor

oysa

hiç bilmediğin bir dili duyduğunda

iyi şeylerden bahsettiğini anlıyorsun

nasıl mı?

Ne bileyim, anlıyorum işte.

Fotoğraflarımı çok seviyorum

hepsiyle özel ilgileniyorum

besliyorum

büyütüyorum

Onlar geliyor, bunlar gidiyor,

ben aynı koltuktayım.

Dünyayı güzellik kurtaracak da, bir insanı sevmekle başlamıyor her şey,

önce kendini sevebilmeyi öğrenmeli insan. Gerisi hep dinlediğimiz onca safsata,

çivisi kaç yıl önce çıkmış, biz gençmişiz ideallerimiz varken, gözümüzün önünde gençlik coşkusu perdesi varmış, ne güzel umutlar beslemişiz, ne güzel çocuklarmışız, sonra ne olmuş?

Bu insanlarla hiçbir şey olmayacağını anlamışız, sonra ne yapmışız, içimize gömülerek en doğrusunu.


Kirletilmeyecek kadar güzel, hassas bünyelerdeki doz aşımından etkilenmeyecek kadar gözü kara bunalan bağımlısıyız.

Hahaha! O ne be!

Ünlem işareti.

Yok.

Bunalan bağımlısı.

Hahha, bilmem şimdi uydurdum.

Çok sevdim.

Uydurukçu.

Salladım lan.

Diyaloglarımız hep karışıyor, farkında mısın?

Yo, gayet iyi bir diyalogcu yum ben.

Sevimli ve iyi bir diyaloglatör.

Sadece bu wörd sayfasını sevmiyorum.

Bende.

Başımıza çizgi koymayı unuttun.

Biliyorum.

-Bak buna koydum.

-Güzel oldu.
-Evet.



Her şey uyduruk bir benzetim; hayat böyle bir şey. Putlaştırdığın insanları yakıp, yıkmak yine sana düşüyor.

Az önce Süpermen buradaydı, az lafladık, hani uydurduğum onca şeyden sonra, hala nasıl inatla hayata tutunduğuma şaşkın.

Ay güldürme beni Clark, bak yakın civardaki tüm telefon kulübelerinin kuş bakışı krokisini çıkardım sana, bunun karşılığında bir uçuruvereceksin. Filmlerde gördüğüm gibi değil hayat, biliyorum. İnatla ben bunu istiyorum. İnatla balkona usul bir inişle, açık olan pencereden dalgalanan perdenin ardından, kızarmış yanaklarımla bana bir iyi geceler öpücüğü verip, dünyayı kurtarmaya gitmeni istiyorum.

Birden bir bulut kümesinin içine girsek, hani uyduruktan düzüyorum bunların hepsini, kime ne zararı var ki. Hiç daha önceden bir bulutun içinden geçmedim ben, oysa çoğu insanlar için başarılı bulunuyorum. Biliyorsun hırslarım olmadı hiç, ortak yaşayan insanların anlamsız kaygılarının sonucu ortaya çıkan enerji bütünlüğü müdür ki başarı. Evet, tam olarak ne anlatmak istediğimi anlayamamış olsan dahi, başarı dediğin şey çok anlamsız, benim bünyede yok yani.

Dokunup, sevdiğim saçlarına şu an dokunamıyor olmam, kolay mı sanıyorsun Clark, değil. Tabiî ki değil, kolay olan ne var bu hayatta, senin uçabilmen dışında.

Hala bildiğim şeyler var, unutamadığım, senin de bildiğin, nasıl güzel bir duygu bu Clark, bir Süpermen olmayanın anlamayacağı türden, seni seviyorum. Bunun için teşekkür ederim. Bu tamamen varlığının bana denk düşmesiyle olan şükürle ilgili, gerisi kimseye düşmüyor. Sadece sen ve ben Clark. İyi geceler.

11.01.2008

Günler;

diye başlayacakmışım, ama ne olduğunu hatırlamıyorum. Araya pek çok şey girdi, iki kişi aradı, bir fincan süt içtim, feyspuk profil fotoğrafımı değiştirdim, fotoğrafları cd ye yükledim, vazodaki kurumaya terk edilmiş nergislere baktım, hala bakıyorum, şimdi yazarken yine baktım, neden değiştirmiyorum ki, vazonun boş kalmasıyla ilgili olabilir. Vazo boş kaldığında eksiliyorum. Yazdan kalma bir iki vidyoya baktım, hani kalabalıkmış restoran, sen de alkış yapıyormuşsun, tamamen beni güldürmek için, çok gülüyormuşum, şimdi yine güldüm, kendi kendime, ne tuhaf.


Bunlar sıkışmış; günlerle, vörd sayfası arasına, oysa ne kadar çok şey sıkıştırmışım. Unutmadan sütün kaymağından nefretle karışık başka bir his duyuyorum, bu sadece nefretle anlatılamaz bir his.


Sonra, günler geçiyor, bunu hep diyorum, ne alıp veremediğim varsa, gün bu geçip gitmekle yükümlü; sana bıraktığı ağır tahribatları düşünmeden, güzel olanları düşündürtmekle yükümlü olan, senin o küçük beynin. Yoksa nasıl iyi bir insan olursun.


Bir vazonun içinde iki çiçektik oysa, dışardaki soğukla ilgilenmeyecek kadar kalorifer yanı, sokak manzaralı bir yerimiz vardı. Dışarısı camın ardında olduğundan dışarıdaydı, camın ardı hep dışarısıydı bizim için. Neden senden önce solmaya başladım ki, oysa aynı vazonun çiçekleriydik, sadece benim ellerimdi kınalı olan.


Neşeli, güleç yüzün aklımda diyor üniversiteden bir arkadaşım, ne güzel çocuklardık biz, büyüdük de ne oldu, acıdık sadece. Acıyınca kötü espride çok yapar olduk, acıyınca gözlerimiz buğulandı, hoh yaptık sildik.


Bıraksan şimdi beni, hayatımın sonuna kadar yürüyebilirim, ama böyle bir hayat süremiyoruz hiçbirimiz, dünya yaşanılacak yer olurdu böyle olsaydı, yoksa neden bu kadar çok üzgün insan var, mutlu oluyoruz üzüntülerimizle, senin daha çok üzüntün varsa benden şanslı kılıyoruz o gün kendimizi, yarını düşünmeden, ne pis insanlarız biz. Aklıma başka bir şey gelmiyor bununla ilgili, sadece nefret edilmeye bile değmeyecek onca insanla aynı havayı teneffüs etmek sıkıcı olan, yoksa hayat işte, ne değiştirebilir ki, benim gibi küçük bir ütopist.


Camdan dışarıya bakıyorum, hani olabilecek en romantik hava muhalefeti bari olsaydı, daha iyi olabilirdi her şey diyorum, gülüyorum. Yağmur bile yokken, ben kar tanesi hayal ediyorum, sıcak battaniye altında biz. Sonu gelmeyen hikayeler okuyorum sana, sen dinliyor gibi yapıp, kestiriyorsun, farkındayım tabi, ama seni böyle bile o kadar çok seviyorum ki, inan çok hoşuma gidiyor. Hastayım evet. İnsanın ruhu üşütebilir, ne var bunda.

Ne iyi var diyorum ne de kötü, insan aklından her an her şeyi geçirebiliyor, hani kendimden de biliyorum. Sonra aklımdan utanıp, vicdanımla yüzleştiğim sırada kızaran, bozaran, şekilden, şekle giren onca şey oluyorsun, işte iyi ve kötü orada ayrılıyor, vicdanına kim kulak asmıyorsa biz onlara kötü diyoruz. Diyor muyuz?

Ayağımda kırmızı makosenler var, yazdan mı kalmış nedir, bu mevsime hiç yakışmıyor. Ne çok hikayesi var, dinleyecek takatim yok. Yazın görüşürüz.

Giderken, bana bıraktıklarını unutmadın değil mi? Dönmek için sebep arama diye hatırlatıyorum. Başka, başka niyetler beslemem ben hiç evde. Balığım vardı adı Şaziment, Gülşah koymuştu adını, oysa annesinin adıydı, çok güzel bir balıktı.

Bir zamanlar çok fazla gittiğimi düşünüyorum. Gitmelerimin diyeti kalmakmış, bunu anlıyorum. Ya da anladığımı sanıyorum, işime gelmiyor, yok anlamıyorum. Anlamadan yaşamak, güzel olanı.

Tanrım.
Bir insan, işaret parmağına bu kadar mı yabancılaşır.
Oje mi, sürsem.
Kına mı yaksam.
Kınaya banmak istiyorum, işaret parmağımı.

İyi geceler bilog.


9.01.2008

Oysa bir yanı karanlık masallarmış
ya da
yağmurun verdiği hissiyat herkeste aynı mıymış.
Bu kadarını bilemiyoruz monşer,
tek bildiğimiz
hiçbir şey bilmediğimiz
ve mutlu olmaya
çabalamamız
bu çabamız
belki
iyi şeylere
delalettir.
Düşünüyoruz işte,
yapacak en iyi şeyi bulana kadar...
Kederli anların en kadim dostu çıksa karşıma
baksam baksam
tanımasam
o an kederden ıslanmasam da
sadece sana sarılsam.
Elem sigarası var ya,
kadim bir dost olabilir monşer,
yoksa halet i ruhiye den kim ne çıkar sağlar.
Uçurumdan önceki son çıkış

son la havle diye başlayıp...

hayalimin son uçurumuydu bu
gerisi ziyan edilmiş
onca düşünce

şiddetli sen çekiyor gözlerim, hücrelerim
aklım, çalışamıyoruz
dağılıyoruz

bir bütünün milyonda biri bile değilken
sen aklıma düştüğünde tümüme varıyorum

şimdi gözlerimden öperim
sevdiğin sürekli rutubetliymiş gibi görünen
gözlerimden öper
bana sağlıcakla dilerim.

Sana dilediklerimse
içimden konvoylarca geçer
tutamam geçer
gider
bağıramam
taşınır durur
salınır rüyalar
sanrılar
sen geçersin içimden
tutamam
ama hep isterim.

Aklını kaçırmak üzere olanlara selam...

Küçük deniz yıldızları varmış, gökyüzündeki yıldızlara hep hayranlarmış, ne güzel de parlıyorlarmış. Gökyüzündeki yıldızlar onlara hiç bakmazmış, kuşlar hep onlara sırtları dönük uçarlarmış, ne yapacaklarmış ki kuş bakışı dünyayı görerek, ben küçük bir kuş olsaydım, gökyüzüne bakarak uçardım.

Sonra gözlerimi kapadım ve;

işte bu kadar basit. başlangıç ve bitiş arasındaki süreçlerden ibaret hayatımızda, içinde bulunduğun durumun hiç bir önemi kalmıyor. nasıl olsa bitecek. gel gör ki bu belirsizlik ruhumu sıkıştırıyor; ''neden?

birşeyler yapmak için neler vermezdim ama, hiçbir şey yapasım yok. daha bir kaç gün önce, düşündüğümde bile bana heyecan veren, neşe veren, coşku veren bütün o her şey gitti. tam olarak gitmedi esasen, köşede bekliyor. gölgesini görüyorum ama bir gölgeyi kovalayacak gücüm yok.çok bitkinim.uyuyacağım

uyandım ve değiştim. aynı değilim artık. birşeyler oldu sanki. beş para etmez insanlara lanet okumayı, beyni hasarlı insanlara acımayı, kendime acımayı, dünya'ya acımayı, kırılmayı, gocunmayı, kıskanmayı, kendimi savunmayı, kurcalamayı, öğrenmeyi, kafa yormayı, düşünmeyi, sorgulamayı, istemeyi, arzulamayı, gözlerimi kapatmayı, gözlerimi kapatınca dahi bir şeyler görmeyi bıraktım. duygusuzlaşmaya mı başladım, kabullenmeye mi; bilmiyorum.

Hayat böyle içinden geldiğince olmuyor, bak geçecek yarın, sonra oturup gülceğiz,
en kahkahalısından,
en acılı adanalısından.
Iyk sevmem ki, acıyı,
ama biberde, hayat da acı, yemelisin bence,
uff, ya ne salak bilogsun,
sen konuşma ,
burası benim yerim.
Ne biçim şeyler yazıyorsun bana ben bir şey diyor muyum.
Diyaloglar karıştı ya,
Pardon,
Pardon

herşeye rağmen aşka inananlara, bütün yarı deli adamlara çok teşekkür ediyorum. hepinizi seviyorum. ahah!

Yine düşsem arar değil mi?
Kaç kere düşebilirim, uff.

Hayat geçerken, ben bazen;

yalnızlığımı unutmaya başladığımı düşünüyorum,

aynı sokaktan kaç kere geçtim,

o kadın yine camdan bağırıyor çocuklara,

köşedeki tezgahtar amca yoktu bugün,

bir an düşünüyorum, sonra kendi kalabalığıma tekrar karışıyorum.

Geçtikçe; günler, aylar yahut yıllar; kanıksıyorum.

Ötesine çıkamıyorum ama kanıksıyorum. Mütemadiyen diye başlayan, başımın etini yiyen onca düşünce, düşerken beynimin içinden, canım acıyor, neye olduğunu bilmiyorum, sonra alışıyorum, dizimdeki acı gibi, ilk başta canımı yakıyor, sonra alışıyorum, insanın acısına alışması üzücü.

Alışıyorsun, istemesen de farkında yahut değil, bir bakmışsın birlikte hasbelkader yaşayıp, gidiyorsun. Tuhaf ama gerçek.


Tuhaf olmayansa Zeki Bey mırıldanıyordu inceden, avuçlarımda hala sıcaklığın diyordu, ne kadar naif mi söyleniyor denir, yani şarkıyı dinlerken, aklımdan onca şey geçirdim zira hiçbirini tutamadım. Şimdi ise anlatamıyorum, ay ne düşündüm ben, avucumun içine düşen sıcaklığını düşündüğümü biliyorum, sonra saçlarını, hani elime sert gelen ama içimde hep bir sevecenlik birikintisine yol açan o güzel saçlarını, korkusuz gülüşlerini, neler düşünmedim ki...



Yüzümü dayadığım arabanın camını düşündüm, gözümün önünden geçen dünyayı, işaret parmağımdaki şeytan tırnağımı kopardım, nasıl acıyor, hatta kanadı. Emiyorum parmağımı geçtiğini düşündürtüyor, yalancı acılar bunlar diyorum, ağzımdan çıkarıyorum parmağımı yine çok üşüdüm, üşüyünce daha çok canı acıyor insanın. Dönüyorum, dolaşıyorum sende konaklasın bu beynim istiyorum, yemek istemem sadece oda yeter bana, sen ol yeter ki, diyorum. Dediğimle kalıyorum bilog.


Uzun, uzun yazıyorum. Bazen ne yazdığımı dahi bilmeden yazıyorum, saldırırcasına yazıyorum, ama kokun gelince burnuma sızlıyorum. Gerisi çok boş, gerisi bildiğin onca saçma ayrıntıyla dolu, gerisi hep bildiğin gibi, biraz yalnız, biraz umutlu...