30.05.2008



*




Tıkandığımı düşünüyorum, bazı zaman sıradanlığın sokaklarını turlarken; foto kritikteki onca favori fotoğrafçımın eklediği fotoğrafların bir tanesine bile bakmıyorum, çok mu umurlarındaydı sanki, benim de fotoğraflarıma bakmayan onca insanı düşününce ne kadar şanslı olduğumu düşünüyorum, o kadar güzeller ki kimse görmesin istiyorum bazen....



Bazen de ne kadar çok fikrim var diyorum, inan bana bilog, o kadar çok fikrim var ki bu fikirler ne zaman oluştu , neden bunca zaman içimde beklediler ya da sen bir şey sorduğunda satırlarım neden bu kadar uzuyor, sana mı garezim var, yoksa ben çekik gözlülerin yaptığı korku filmlerinden hep korkmuşumdur.


Yine zaman duruyor ve başlıyor adam şarkısını mırıldanmaya...


Günler geçiyor, belkide haftalar, takvimin hiçbir anlamı kalmıyor, duvardaki boşluğu hariç, sonra kır çiçekleri, parlayan yıldızlar, filmler, müzikler, okunmaya adanmış satırlar, tuşlanamayan numaralar, sorular, beklentiler, hüznün gözlerdeki buğusu, bir de sesin, arkadaş sohbetini bile kıskanabileceğimi düşünemediğim onca güzel paylaşımlar, güzel bir Cuma, huzurlu bir dönüş, iç baklanın yanındaki enginar, şişenin dibindeki hayaller, ne zaman akar ki bu hayat, ne zaman gelir bu beklenenler, yanında niceleriyle beraber?


Sana soruyorum bilog?
Hiç duyuyor mu bak.



Her şey, her şey bu kadar güzel olmak zorunda mıydı? Her şey gözlerine baktığımda başlamıştı, kaç mevsim konaklayabilirdim ki diye bakamadığım; bakamadıkça, kuytularında uyandığım; bakamadıkça sana, bildikçe nasıl baktığını bana, gözlerinin içindeki bana yıldızlar serpiştirdim.


Sonra hiç düşünmedim, nasıl parlıyordum gözlerinde; sonra hiç düşünmedim, söylenmeyen neler var diye; sonra hiç merak etmedim, daha kaç mevsim açardı gelincikler diye; sonra diyemediklerimi götürdün, şimdi uzun zamanlar önceymiş gibi, şimdi yaşanılan hep yanı başımdaymış gibi, şimdi yüzyıllardır senmiş gibi kokuyordu bu odanın içi...


Neyse, benim de çok uykum var, uyuyamadığım geceler batıyor gözüme, daha neler, neler... Sen varmışsın gibi odamda, yanı başımda izlediğim filmler, göz attığım satırlar, uyuduğum kitaplar ama düşündüğüm hep sen, her şeylerin ötesinde, yanında olabildiğim ne varsa bir de ben...



Cüretkar oluyor bazen burada havalar, soluğumun sesi gibi, usulca ama heyecanlı, ya da bir şehrin piyano tuşlarıymış karşıdan yansıyan, rengarenk uzayıp giden, yakaladığımız her renk, başka bir sesmiş de biz daha güzel kılmışız bu akşamı diye, bundan eşlik etmiş yakamozlar bize gibi ya da ne varsa güzel olan sebebi bizmişiz gibi; buralarda zaman, hâlâ bıraktığın gibi....







*


29.05.2008


*




Yanımda olsa, ne çok söyleyeceğim şey varmış şaşırdım, o da şaşırmasın diye hepsini unuttum, unuttuğumu sanıp, daha da unuttum, hatta o kadar çok unuttum ki şimdi başımın içindeki boşluk canımı sıkıyor.


Arta kalan zamanlar varmış, yoğun iş günlerinin ağır aksak ilerleyen meraklı sohbetleri, yarın ay sonuymuş, cepler dolacak, şövalyeler yemeğe gidecek, akşama okunacak kitaplar, alınacak duşlar, yatılacak yastıklar, kapıda hasretle beklermiş, bir de ben varmışım, arta kalan zamanın sirk bekçisi, suareye kalan olursa daha bir mutlu dönermiş dönme dolap, ılık meltemler eserken en tepeden ne boşmuş bu kent, ne kadar yalnızmış sokaklar, ne kadar tanıdıkmış ateş böcekleri yoksa elektrik direkleri mi, başım döndü inelim artık.


Daha aslanlar terbiye edilecek, şapkadaki tavşanlar doyurulacak, niyetler yazılacak, fillere su verilecek, daha yapılacak çok iş var, bir ömür sürer mi onca iş, bir ömre neler sığar; belki de çağrışan iki kelime devri alem eder döner terse bu zamanlar...


Ne dersin bilog?

Çok mu uydurdum yine,

yok canım.

Ascık.



Hepimiz için söylüyor, en çok da benim için tıklanır bu empüç.







*


28.05.2008

*




Yıllar öncesi miydi, yoksa aylar öncesi miydi, dokunduğunda kaybolduğum zamanlardı, belki de neydi bilemediğim her şeyin toplamı, apansız çıkıyordu bir şeylerden. En son yazıların vardı aklımda, yırtıyordu zamanı, belki de savuruyordu beni, bilmiyordum, bilmek istemediğim dönemlerin haksız savunucusuydum ya da sandığım onca şey olamamış bir yabancı…

Tek isteğim gözlerini görmekti, bana nasıl baktığını, tek isteğim buydu, başka isteklerim yok muydu, yığınla istekler istiflemiştim, önce gözlerini, bana bakışını görmeliydim, sonrasını düşünmeden, sadece bana nasıl baktığındı asıl önemli olan, yoksa küçük ev “v” leriydi kullandığımız alfabenin sondan bilmem kaçıncı harfi, caps de açık değildi ki “v” ler hep küçüktü, sonrası anlatamadığım her şeyin, gözlerimden yansıyanıydı, ne görebildiğini bilmiyordum bana baktığında, merak da etmiyor değilim ama inan sormayacağım, sadece şu an ol istedim ya!

Gerisinin hiç önemi yoktu…


*


*


Nasıl anlatır bazen insan, bilemiyorum bilog; birden irkildim, yine ne yapmış olabilirim diye, sadece irkildim, hani olan bir şeyler olmadığını bilip de bu kadar hayrete düşer mi yürek?

Düşmez de işte irkildim, aynı ton ses, aynı renk gibi, nasıl bir etkidir bu, bilemedim hiç. Unutmak isterken, tepeme bastıran ağır yenilgilerim gibi, zaman geçsin gitsin ve bir gün bitsin istiyorum, hani çıkıp geleceksen de çıkıp, gel işte, nasıl bir korkudur ki bu, nasıl bir ürkeklik ya da bilemiyorum, çocuk gibiyim yine, asılsız, zararlı ama çocuk olduğunu bildiğinden hep sevilecek bir şey....


Sonra aklıma resimler geldi, gelmeyecek yerlerde bırakılan bana ait resimler, aynı irkilişler, kaybolan zamanda, savrulan benler, yanlışımla yüzleşememenin verdiği acılı pozlar...


Bir de Elif var, yüreğimi ısıttı, uzun zamanlar önce kaybettiğim ruhu getirip bıraktı önüme, sonra güzel oldu her şey, her şey olması gerektiğinden daha güzeldi...


Bu huzursuzluk çıkar mıydı?

Bunu hiç bilemeyecektim.





*


26.05.2008

*



Keşkeler girince bilince, hep uzakmış, olmayacakmış hissi nüfus ediyor yüreğime, gelemeyecek günlerin durağında sırılsıklammışım da avuçlarıma sığmayan onca düşü nereye koyacağıma dair bilemediğim bir telaş sarıyormuş gibi boğazımı, esasen ne varsa saldırıyor üzerime, senin olanların, benimde olması ihtimali ne kadar mı fütursuz blog, bu mu geliyor aklına onca şeyden sonra...


Bir şey demiyorum, açılan düş kapılarımdan yansıyanlarla da idare edebilirim sanırım, varlığının yanına destursuzca sokulan yokluğun, kafamı hep kurcalayacak ya da sanmam ki derken, bunu nasıl istediğimle de alakalıymış her şey diyorum. O yüzden sanmadığım onca şeylerin yanına kaldırıyorum seni, akşam beraber izleyeceğimiz filmi de unutmuyorum. Sonunu soracağım ama sonunu izleyip gelirsen anlarım bir bakışta ya da ne önemi var ki bir çok şeyin arasında sen varken, diğerlerinin ne önemi var ki olsun, ben yine de yapamadıklarımızı, beraber yapıyormuşuz gibi düşünüp, çeşitli keyif ortamları hazırlayıp, bu dünyaya yakışmayan siluetlerimize bakıp, masallar uyduruyormuşum. Kime ne değil mi bundan...


Kime bu şarkılar yakışır bilemem de Levent Yüksel'e yakışan bu kadın şarkıları sesindeki titreyişlerin toplamı gibi hatta tükenmişliğin sıcağı çıkıyor sanki dudaklarından...


Çok düşünmemek gerek diyor, çok mevsimlere aldanmadan, dünyevi işlere dalmadan, belirlediğin sınırlara dahil olanlarla, yaşadığın bir sirk hayatıymış esasen bu hayat, en güzeli de bunu konuşurken, göremediğin bendeki parlayan yıldızları toplamakmış gözlerimden; o şapkadan da ben çıkarım, olmadı alev çemberinden de atlarım, önemli olan dahil olman bize.


Uzun uzadıya satırlar, iğdeler, yakamozlar, çekirdek tuzu, akasyalar, karanlık aydınlığım, cebimdekiler, arta kalanlarım, süt kokum, avaz avaz bedenler, sabahın maviliği, titrek uykular, melodiler....


Başka başka benler savruluyor, yokluğuna takılmayan onca şeye takılıyorum. Üşüyorum, sonra gözlerimi kapadığımda her yer biz, kopan ne varsa yanı başımda, giden kim varsa soluğumda, kokumuz karışmış bak bu üçüncü kata, sadece gözlerimi kapatmam yeterli, dünyaya ait olmayan ne varsa, benim düşlerimde...



Bir bedende toplanmış, küçük hanımlarım için söylesin bu empüç ...





*

25.05.2008


*



Sebepsiz uzuyor geceler, inan nedeni yok, adam o kadar ıslak bakıyor ki kadının hırçınlığı aralarındaki büyünün tek nedeniymiş gibi duruyor, oysa adam nasıl ıslak bakıyor, ön dişindeki kırık bile rahatsız edici değil, o ıslak bakışlarının altındaki sıcacık gülümsemesi,

ah Stephane! Sabina nasıl dans ediyor öyle, benim bile içim tuhaflaşırken, seni düşünemiyorum.

Hop hop hopa hop hop

nasıl bir oynamaktı o yahu... Gıdıklar gibi...



Küçük notlar iliştiriyorum biloga;


Tony Gatlif, ne iyi etmiş de Gadjo Dilo'yu çekmiş, insan nasıl ironikleşiyor gecenin daha da bir içinde...


Man On The Moon filmi var ya bir de bilogcum, seyret seyret doyamıyorum, Edward veya Jim Carrey olsun demişlerdi sanırım, sonra Jim Carrey de karar kılmışlardı, ama ne iyi etmişler, ne müthiş bir adam o öyle, iyi komedyenler, iyi dram oynarlar zaten, yine de buraya yazılmayı hak ediyor daha da ötesi, yıllarca izlenilmeyi...


Geceleri uyuyamıyorum, nedenini sana da söylemiştim....


Gözlerim kapanmıyor, kapanıyor gibi yapıp, akıl oyuncularım, kurduğum oyunlarda oynuyor....


Yolculuk varsa, cam kenarı olsun, olmadı yanından da güzel zaten bu dünya, diyemediklerimizi savurunca, koştuğumuz manzaraların turuncuları bize kalsın başka bir şey istemem, bir de yakamozlu akşamlar...


Parmakların saçımda olsa, hiç fena olmazdı. Ben de uçlarında...



Hani hiçbiri olmadı diyelim; sen aç bana oradan bir Elvan gazozu, çıkalım en yükseklerimize, çıtlayalım çekirdeklerimizi, dilim, ağzım şişsin tuzundan, gazozu iyileştirsin tadıyla, senli , benli olsun yakamozlar, düşünmeyelim çekirdek kabuklarını, tuzlanalım... Çekirdek çıtlayalım, sabahlara kadar.



Dikkat empüç var ısısrır.





*

24.05.2008

.

Sonra ağladım, aktı tüm yaşadıklarım, üzüldüm. Sonra el salladım, giden kim varsa yaşlısı, genci ayırmadan gözümün önünden el salladım, içtenliğim hiç olmadığınca içtendi bugün, hiç olmadığım kadar dündüm oysa, bugüne dönebilmek açtığım bir pencerenin karşısında dona kalmamla olmuştu, daha önceden de yaşamıştım, soramamıştım neden diye, dündüm çünkü, şimdiyse biliyorum yine dünüm çünkü.


yarın olmaya kimileri için saatler de kalsa, benim için asırlar var; dünüm hala,

yalnızım hâlâ seninle.


Allah hepinizden razı olsun, en çok da senden...


.



Onca kalabalık geçse şimdi üzerimden, bundan daha kötüsü;
sanmıyorum olmazdı.


İnsan bazen ne hisseder bilir misin,
ben bilmem mesela;
aslında bilirim de bilmezmiş gibi yaparım,
çünkü ben bir kendimi bilirim,
kendim gibiyse insanoğlu da oturur şimdi yolun ortasına
kollarımı açarak ağlarım bu yalan dünyaya.
O yüzden ben bilmem insanlar ne hisseder,
bilmek de istemem çünkü, inan bunu yüreğim kaldırmaz....
Sen de benim yerimde olsan

yok
yok
inan bunu hiç istemezdin.
Belki yarın...



23.05.2008

.




Sonra kuşlar vardı, hiç olmasa da olurlardı, razı zamanlardı, bir sese tahammül edemediğim dönemlerin, amansız savunucusu gibi çıkmaya hazırdım karşılarına, kim nelerine sahip çıkabilmişti ki ya da sahip çıkabileceğimiz nelerimiz vardı, kimler gözlerini kapattığında seni düşünecekti, zaten kimse düşünmesindi, o kadar tahammülsüz dönemlerdi, başka başka bedenlere hapsedilmiş hayaller gibi, başka tarlalarda açan gelincikler gibi, hiç ait olmamak daha iyiydi, gökyüzü sahip çıkardı ne varsa, benim gibi mor bir balığı almayacak hiçbir gökyüzü tanımıyordum, bulutların arasında kaybolma zamanıydı, her şey bitti ellerimizden küçük mor bir balık kaçıp gitti, bir bıçakla pullarımı sıyırmak kadar kolay olabilse, ruhumdan seni sıyırmak, küçük mor bir balığa yakışmayacak denli büyük kalpliydi, saçma hayallerle yüzüyordu gökyüzünde, diyemediklerini solungaçlarından hava kabarcıkları olarak çıkarmaktı tek istediği ama gökyüzünde olmuyordu; mor balık yüzerken, yanından apansız geçen martılar şaşırıyordu, martılar uçarken, mor balık yüzüyordu, çok mutlu görünüyordu, bir martının onu yiyebileceği fikri telaşla sararken pulları dökülüyordu küçük mor balığın, damla damla akıyordu pulları, ne kadar tuzluydu bu gökyüzü, sonra bir plağın cızırtıları duyuluyordu, bir balkondan gelen bu naif ses nasıl mutluluk veriyordu bu küçük mor balığa, unutabileceği ne varsa şu an unutmaya hazırdı, unutmaya başlamak için önce hatırlaması gerektiğini düşünüp vazgeçti, bunu başka bir balkona mı bırakmalıydı, şimdi bu güzel rüyada bu cızırtılı plak sesi ve Tanju Okan küçük mor bir balığa gelebilecek en güzel şeydi belki de...


Uyudum diye oluyordu her şey belki de hala uyuyordum bunu bilemiyorum inan bana, belki de rüyaydı birazdan annemin uyandırabilme ihtimali ile yaşamalıydım bu rüyanın içinde, keşke böyle şeyler hep filmlerde olmasaydı ya da ben neden bir filmde yaşamıyordum. Çarpsam kapıyı çıksam şimdi mesela, kapıyı çarpmamla kayıkların yanındaki ağacın dibinde olsam, hiç açmasam o kapıyı, başka bir kapıyla karşılaşsam, kapıyı açmamla Kuzey ülkelerinin birinde beyaz gecelerde olsam, kutup ışıkları görsem, başka başka kapılar olsa, soğuk, sıcak, renkli, seçsem, açsam başka bir dünyaya çıksam, neden bu kadar zor ki böyle şeyler, oysa olamadıklarımı olmuştum bir kere hatırlıyorum, unutmak istediğim onca şey nasıl sığmıştı o kadar az güne bende şaşırıyordum, sanırım asıl bu bir filmdi, figüran olamayacak kadar beceriksiz ben şans eseri düşmüştüm o yollara, belki de her şey gelincik tarlasını gördükten sonra değişmişti, gelincik eken çiftçinin hasadını biz topladık diye belki de geldi başımıza onca şey, bir Guliver olsam, uçan kayıklarım olsa, her gün başka bir hayalde uyansam ya da ne bileyim, o kadar çok şey var ki, o kadar çok şeyin içindeki bu manasızlık canımı sıkıyor.


Uçsuz bucaksız günebakanların içinde kaybolmuşum, hiç biri bana bakmıyor, kafalarını çeviriyor, kocaman başlarını arkadan görüyorum, bana gülmüyorlar, sırtlarını dönmüş günebakanlar, bana üzülüyorlar, üzülecek bir insanım çünkü ben, üzülebileceklerse günebakanlarım...


Uzun uzadıya sarı bir yolculuk istiyorum. Kıvrılan yollara düşen güneş ışınlarını kovalamak ya da yanan yüzümün pembeliğine bakıp ne çirkin oldum deyip, hayıflanmak istiyorum. Esasen ben ne istediğini bilip de hiç bilmiyormuş gibi yapanlardanım. Kabullenmek için gönderilmişim bu dünyaya, tek görevim kabullenmek, ne olursa etrafımda ben kabullenirim, bundan başka yapabildiğim bir şey yok.


Şehirlere özgü şeyler yaşamıyorum, bir çiftlik hayatı ya da göçerlik olabilir, ama içinde ne varsa bize dair miş onu biliyorum, bizi de kuşlar kaçırmış çok küçükken, şimdi bizi arıyorum.


Bakışların var aklımda, tesadüfler için çok büyümüşüz, geç kalmışız. Biraz ıslak, biraz tuzlu, biraz san kiler burksa da içimi en güzel yeşiller senin olsun, ben rengimi aramaya gidiyorum.





.


...



Nedensiz onca şey;


nedenler ya da anlamlar yüklemiyorduk çok öncelerden bilog hatırlarsan, şimdilerde ne değişti, değişen neydi bilememiştim de yeniden eskisi gibi olmak için inanılmaz istekler içinde buluvermiştim kendimi. Yoksa ben aynı bendi, kafamı çıkartmıştım ki kovuktan, yeniden dönmeye karar vermem çok zamanımı almadı, üzüntüler besleyip, büyütmek kovukta yaşayanlara yakışacak türden şeyler, hep burada kalsam, hiç dokunulmasam, hiç bilmesem, burada sadece bildiklerimle yetinip, hayaller kursam yine eskisi gibi; olur mu bilog?


“Muzaffer, bunlarla mı çekiliyor filmler.”

“Yok baba, bunlarla deneme çekimi yapılıyor, daha büyük makinelerle çekiliyor filmler”



Ne güzel anne, babadır; ne zamandır izlemediğimi düşündüm, Mayıs Sıkıntısı'nı gerçi uzun bir süre daha izlemek istediğimden de emin değilim.



Yöntemler hep aynı, önce biraz zaman sindirebilmek için, sonra olmamış gibi düşünmeye koşullanmak, sonrasında kovuk hayatı, tam belgesellik...


Serengetinin akşam üzerlerine yakışır kırmızılıklar sarmış doğayı, Mayıs sıkıntısında da ne güzel sesler vardı, hayran kaldım yine, nereden baksan, renkler, görüntüler, sesler, ve Ali müthişti. Ne diyordum, kırmızı akşamlar olurken, çok sessiz olur buralar okuyucu, öyle böyle değil, aklındakileri boşaltmak için o kadar sallamamak gerektiğine inanırsın ki burnun da doluysa, çok feci bir şeydir. Ben yine de serengetinin akşam üzerinde küçük bir civcivim, biraz nezle gibiyim sanki, yoksa neler anlatıyorum farkında da değilim, hani nedensiz diye başladım, sonunu getirmek istemediğim onca kelime sıralanmış, yerli yersiz diziyorum.


Sığdıramadığımız kelimelerde oluyor, literatürden gözünün yaşına bakmadan çıkardığımız onca kelime, şımarıklık, hatıra, anı, vs... ne varsa önce anı silici doktora götürüyoruz, sonra o ve ekibi birer birer siliyor kafamızın içinde ne varsa, nasıl boş bir kafa, dolmak için beklese de artık çok zor.

Hayat sonuçta çok nedensiz, şimdilerde ne yapacağım peki bilog?


Daha çok kitap okuyacağım, lep tapımın şarjı bitene kadar İnternet hakkımı saklı tutacağım ve bitince şarj açacağım birinci hamurlarımı, katılacağım aralarına yine eskisi gibi, okuduğum romanları yeniden okumak, hatta önce mülksüzler ile başlamak niyeti taşımakta bu yürek, Ursula ablamız ne güzel gider şimdi bu tıkalı burunlara, nane limon kokulu odalara....







...



Görüşürüz sonra bilog,

şarkı da koyacaktım okuyucu senin için, unuttum.

Neyse, kal sağlıcakla...



.



Yoğun, tutsak belkide yorgunmuş yıllar,
ses çıkarmadan beklemekmiş gerisi,
üzerine düşenin adil olup,
olmadığına bakmıyormuş,
bekleme salonları..



Şimdi ne ister bu yürek
HİÇ


...






d
ü
ş
t
ü
k

4


...



Uzun soluklar arası uzun yollardan geldik; sustuk, titredik, kanatlandık, başka coğrafyalarda başka gecelere gözlerimizi kapatıp, şarabi gecelere damladık, uzun uzun sustuk, dinledik, haklı yanlarımızdan, haksız yanlarımızı çıkarıp, kalanımıza sığındık...


Hani kapkara gecelerdir, ben en beyazlarını gördüm, gördüm de demedim, sustum hep; ya bir daha görmek istersem diye en beyaz gecelere badem gözlerimi kapadım, sığındım yalnızlığımıza, kokuna talim ettim.


Gönlümü serin tuttum, göle yansıyan pırıltıları topladım, saçlarıma taktım, parladım üzerinde uçarken, titredin ben uçarken, aktık, karıştık, sığamadık, yorulduk, sonra yüksek dağlar aştık, ege mavisi solumuzda, incirin altında biz köy ekmeklerimizi menemene bandırdık, zaman mı hızlıydı, biz mi ağır kaldık, koştuk, yetişemedik.


Yakamozu yakalayabildik, birde akasyaları...





!


3






...






.


.

22.05.2008

2


...



Sen şu aşağıdaki parçayı dinleye dur okuyucu, inan bana iyi geliyor, bazı şeyler var, delirtebiliyor, çok sinirlendirip, savaşlara maruz kalan bedenimde derin izler bırakabiliyor, tamamen kişisel bütün bu yaşadığım saçmalıklar, bilerek göze aldığım, şimdi de hangi kıyıya vuracağımı bilememenin endişesi yüzgeçlerimde, birinin elinden kayıp giden küçük, mavi bir balık oldum.


Boğulan balıklar tanıdın mı sen hiç?

Yüzmeyi bilmeyen, öyle bir sersemim,

sen içini rahat tut sadece, inan bu kıyıda düşünecek bir şey yok, herkes kendisine sınır olan kıyılarına dahil bugünlerde...


Kıyısızlığım, sahipsizliğim ondan sanırım, belki bir gün, ne dersin bilog; bizim de bir kıyımız olur, acımayız, kıyımıza ayak basana su atarız.

Yaparız diy mi?

Diy.





Buyrun şarkınız da burada okuyucu





1


...




Saat epeyce sabahtı, anlamlar yüklemeye çalıştığım zamanlardı sanırım, hatırlamıyordum. Zira sensiz neler yapılır, bilmediğim dönemlerin de en parlak zamanlarıydı.

Bu yazının tadı aynı mıydı?

Hep aynı mı dökülüyordu?

Ya da herkesin gözyaşı da bu kadar tuzlu muydu?

Bilmediğim ne varsa anlatacak mıydın?

Ne öğrenmek istediğimi bilmeden, bilemeden; senden öğrenmek isteğimin sınırındaydım.

Uykusuzluğun tınıları can acıtıyor, uyuyamadan olan sabahların maviliği hep sendeydi, aklım balkonun köşesinde bir ömürdeydi, yaşayamadığımın ömürlerin mutluluğunu kıskanıyordum…

Tekliğin acıttığında, beni duyanların önemi ne kadar cana can katardı ki, uslanmayan dumanlı düşlerim vardı, ruhum tütüyordu, kanatlarım tutuşuyordu, biri beni düşünüyormuş, dağların ardı onunmuş. Söyledikleri sarıyormuş, kanatlarım acıyormuş, gerisi gereksiz kalabalıklarmış, gerisi bilip de yaşadığımız düş ülkesinin beyaz geceleriymiş, yollarda ki yalnızlığımızmış, rüzgâr nerden esiyor diye düşünmediğimiz zamanlarmış, yanında koştuğum, dinlendiğim, anlattığım, sustuğum, tuzlandığım, seni bana, beni sana kattığımız zamanlarmış.

Hayat yönünü bize göre belirlemiş, diyemediklerimizi savurmuş, sondaki sahilde toplamamız için verilen süre dolduğunda, hiç yaşayamayacağımız masalların buruk tadıymış. Ellerim kadar küçükmüş bu dünya, düşlerim kadar büyükmüşüz biz, sığamadığımız dünyadan alınan hırsların toplamı kadarmış çaresizliğimiz, hani bir kişi bile bilse, bir kişi dahi bilse, acımıza ortak olsa, daha mı az acırdık.

Küçük bir kızmışım, batık gemilerde kırık oyuncaklarıyla oynayan, bu dünyaya sığmıyorum, en sevdiğim bozkırlara nasıl yakıştığımızı da biliyorum artık, ekinlerin arasından ne kadar güzel görünüyordu bu dünya… En acısı da bunu bilmekmiş…

!

21.05.2008


...



(...) geçerim ayrılığa dair ne varsa içinden, ayrılık varsa haber verin geçeyim altından, gök kuşağı gibi ayrılıklar olur, belki cinsiyet değiştirir ya da bir melek olur uçarım semaya, el sallarım hepinize, yıldızlar toplarım yukardan, çimler ekerim, uzanırım üzerine, hayallerim ve ben, güzel esasen, değişen yine hiçbir şey olmadı, yine ben, yine hayaller, ardımda üç gün var bir tek, sığdıracak bavul aradığım ya da belki de yok ben uydurdum hepsini az önce, yine üzüleyim diye mi yapıyorum bunları bilogum, muhtemel olabilir değil mi?

Düşünmemek mi gerek, öyle diyorsan bilog, öyledir.


Bir de Ezgi var, ayrılık varsa onlar fon müziğim hep, içten içe takipte gibiyim, ben gidiyorum Ezgi söylüyor, ıslıklar var, virgüller, kapanmayan kapılar, ben varım, yitirilenler, olmayan dolunay, sabahın mavisi, daha o kadar çok ki nereye koyacağım şimdi bunları bilog, ne kadar kahrım varsa çektin, bütün suçu sana yükleyesim var bir de, ortada suç yoksa, suç mahal ide yok, e o zaman biz de yokuz, kim yaptı bana bunları peki, hepsi senin suçun bilog... Ah bu şarabi akşamlar, kına kokusu burnumda, parmaklarımda acılar, ne vakit diyor kafamın içi, ne vakit sızılar diner, ne vakit su bulur yolunu, ne vakit uçarım serbestçe ya da kitlerim kendimi kendime...

Ne vakit bilog?


Dinleyemediğim şarkıları düşün, duyunca irkilmek mi yoksa kafandan geçen melodiyi başkasının duymadığını bilmenin verdiği rahatlık mı, çözemediğim onca şeylere, onca şeyler ekleniyor, küçük aklım yetmiyor, yüreğim desen katlanacak gibi değil, bunu da geçeriz derken ne kadar yorgun olduğumu düşünüyorum, dinlenmek için bir soluğa daha tahammül edemeyeceğim, nefes almak istemiyorum, bedel için çok kendim gibiyim...


Yoruldum.


Öldü bu kıyı, öldü konuşmalar, öldü uçmalar, öldü yolculuklar, öldü beklemeler, öldü ne varsa ardına saklanıp yanında çıkardığım her şey, bu son ölümüm olsun (...)





!


20.05.2008

Sonra...


Sen gittin;


gözlerimden tuzlar, avuçlarımdan sıcaklığın akıp gitti, oysa diyemediklerim tıkamıştı boğazımı, yüreğimden geçenlerse gitme demekti, beni benimle yapayalnız bırakma demekti, olmadı, olamadı....


Ne varsa kaldı sahilde, önce sen terk ettin, sonra kuşlar, sonra yarım iskele, sonra çakıl taşları, sonra gözlerim, sonra avuçlarım, acıyan ne varsa terk ederken, kayboldum yalnızlığımda, suskunluğum tıkanırken boğazıma, elim havada asılı kaldı, baktım uzaktan sana belki der gibi...




Sonra,


Sen gittin, yağmur yağmadı bu kente, kahvaltı yapmadım, denizi görmek istemedim, giderken götürdüklerini geri getirir misin bir gün ya da değen yerlerimin acısını dindirebilir misin, belki de yalnızlığımla çoğalırken, yanındaki tekliğim ağır geldi, taşıyamadım kendimi düştüm dizlerinin dibine, düştüğümü görüp, ellerimi tutar mısın?




Sonra,




Gittin,
kasabaların içinden geçerken ki hislerle mi gittin, merak etmiyormuş gibi yaptım, baktım, uzadım, yollar kısaldı; kısaldım, yollar uzadı, çok küçüğüm dünya işleri için, uzadıkça mesafeler, acıyan canlar olurmuş acıyarak öğrendim. Şehirleri bıraktık ardımızda, yıkılan kentleri, sütunları, çok konuşan kadınları, gecenin büyüsünü, koştuğumuz manzaraları, yetişmeye çalıştığımız kasabaları, tren yollarını, virajları, gelincik tarlalarını, yakalayamadığımız dolunayı, yakutu, karamızı, müziklerimizi, sessiz çığlıklarımızı, titremelerimizi, söyleyemediklerimizi, kavuşamadığımız ne varsa, kaçar gibi uzaklaştık, bıraktık, en son beni bırakıp sen de kaçtın, bıraktıklarımızı düşündüm, sonra kendimi düşündüm, sonra yollar; kısalan, uzayan; kavuşturup, ayıran yollar acıttı canımı, gidemedim, kaldım bir süre, geçtiğimiz o yolların birazından geri döndüm, gözüm arkadaki iskeledeydi en son, sonra neyi nerede bıraktım bilemedim, avuçlarımda şimdi Afyon lokumlarım, ağlıyorum, yiyorum, birikiyorum, kalıyorum; sonra bir ada geçiyorum, en güzel akşamların yaşandığına dair geceleri olan, nefes alan...


bir de sen;

sabahın aydınlığı,

ayazı vurmuş yüzüne,

mavi sabahlar yutmuş ikimizi

yakıştırmış seni, yanına

sen balkonun kenarında,

ben dünyanın içinde,

yapayalnız...


.




Taşıyamadıklarım avuçlarımda, bakıyorum ardından, çaresiz...


...







...

13.05.2008


*



Bir insan düşün şimdi bilog; bu insan öyle bir insan ki yani bir çeşit ikinsan, o da yetmedi bir sürü bundan var gibi tamam mı kovuk; bak sinirlendim, adınla hitap ediyorum sana, anlıyor musun bilog? Ağır gelmiyor değil m bunlar sana?




Ne diyordum, sonra düşün ki, çok susadığında saçların uzuyor, o kadar çok susuyorum ki, sen de on santim, ben diyeyim bibuçuk santim uzamış, hemde böyle, istediğin renk, istediğin hacim, istediğin parlaklık, istediğin dalga, perma, röfle artık içinden nasıl geldiyse, düşün yani susayınca bunlar oluyor ve ben bugün çok susadım bilog, saçlarım beyaz çıktı, pamuk gibi, başımın üzerinden bulutlar da geçmiş desem, inan sen bana, öyle bir şeyler gibi şeyler geçti, üfledim bitti...




Bitti mi bilog?

Yalan konuşma bana...

Hatta kendi, kendime de konuşturtma!

Kime diyorum ya!





Nokta virgül ikisi üst üste aklına ne gelirse, mesela önce Kütahya, Isparta, hih! Afyon'u unuttum; olmadı Aydın çok geride kaldı, o da olmadı, arabayı çekeriz kenara, bozkırların içinde, sarı sıcak otlar, belki mevsim itibariyle daha sararmamışlardır ama ben bakarım her yeri sapsarı görürüm bilog, kime diyorum allanıseversen, onun haricinde Oya-Bora söylüyor bizim için bilog, hani sahilde ateş yanmış, kayıklar filan kıskanmakta, öyle Latin havası esmekte ama biz farkında değiliz, ergeniz daha, ben kimyamız, sen kimyamızla kaçamak tüpler içinde, laboratuvarda yan yana, ne heyecanlıydı değil mi bilog?





Sonra hiç olmamış gibi yağmur yağmaya başladı, ıslanmak hiç bu kadar güzel olmuş muydu hatırlamıyordum. Hatırlamanın kafi olduğu önemsiz zamanların, ceplerimizin arasına sıkışan simit susamı zamanına denk düşmesi, elimi cebime atmamla aynı ana denk gelmişti ki gök üzerime boşaldı, bunca yıldan sonra kime, ne anlatabilirdim ki çok uzun zamanlar önce bıraktığım anlatma işlerim, yeniden iki kapının açılmasıyla cereyan etkisi yapmaya başlamış, kimyalarım şaşmıştı, o kadar kabul edilmeyecek ne varsa kabul edebilen bu bünye, en olmadık şeyleri sindirmekte zorlanıyordu ki oturduğumuz bankın karşı kıyısında gördüğüm, bulutlar ne kadar maviydi; bembeyaz, yakamozlu, ılık mehtaplı geceye yakışan mavi bulutlar ne kadar mı uzaktı, yoksa başımıza gelecek daha neler vardı...




Hep uyduruyorum, uyduruluyorum, uyukluyorum, sabah altıda açarken gözlerimi neden bu kadar acısın ki içleri, başka, başka şeyler bunlar bilog, belki de sabahın gün doğumunu Tuz Gölün'de yakalamak gibi...





Hayat esasen hep güzel de daha erken uyanabilirim, yapabilirim bunu bilog. Yeter ki tuzumuz kaçmasın.




Hadi kal sağlıcakla, hatta özgürsün bu sefer sen karar ver, nasıl istersen öyle kal, geldiğimde görmeyeyim yeter.







!


12.05.2008

.
*
Karşı kıyılara götür beni, bilememenin heyecanı olsun, yeninin ürkekliği, kavuşmanın iflahsız içtenliği, gitmeden önce son kez bu kıyıda oturalım, yanımızda uzanan kayıklar, balıkçı ağları, üzerimizden geçen martılar, takipçi bulutlar, çığlıklar, tozlar, bulutlar; son bir kez bakalım bu kıyıdan, ardımızda ne bırakıyoruz, sonra unutturma, karşı kıyıdan da bu tarafa bakalım, bildiğimiz kıyılar mı olacak buralar da, yoksa uzaklığın anlamsız büyüsü mü cezp edecek, ne olursa olsun, son bir kez oturalım olur mu?

Bu coğrafyaya ait şarkıları tıkıştıralım ceplerimize, giderken martılara atarız, orada yeni şarkılarımız olur değil mi diye bakarım sana en kocaman gözlerimle, omuzlarımda nefesin kalmış, vermem ama ki sen de biliyorsun, bu kıyılar nefessiz bırakıyor bazı zamanlar insanı…

Karşı kıyıya giden trenlere bakalım, olmadı vapurlar, sokaklar geçelim, zillere basıp kaçalım, ben hep dans edeyim yanında, olmadı omuzlarından havalanayım martılarla, kanatlarımda uçların çıkalım bulutlara, bakalım aşağıya, bildiğimiz masalları unutalım, yeni masallar uyduralım, ıslığın kulağımda ninnim olsun, gözlerin bana değen kelebekler, her defasında başka renkler soluğumda, ne kadar Antik Kent varsa dolaşalım, hikayelerini biriktirelim, ama hep Ege’ye bakalım belki o da bizi görür, derinine çeker, huzuru yakalar bizimle, belki de hiçbiri olmaz bunların o zaman ay çiçeği tarlalarının ezbere saydığın ilçelerinden geçer, uzun yollarda kıvrılırız, belki yollarda konaklar, bir diğerinden göçeriz, belki de aklıma gelmeyen daha onlarca şey, belki bir sabah Van’da uyanır sabah kahvaltısı bile yaparız, kaymağının üzerine balı ben sürerim, olmadı Tuz Gölü’nde hayran kalır bu coğrafyaya şükrederiz ağlaya, ağlaya… Belki o gün gelir de benimle ağlarsın, sulu sepken bir hava da, biraz da bulut olsun, çarpışsınlar hatta yeter ki bizim çığlıklarımız hiç duyulmasın….
*
Senim e!
*
Siluetler, benler, senler, bizler ve çiçekler…


Bir de iğde kokusu, ah!Doğan Canku, nasıl unutulur diye de düşünebilirsin ki düşünmezsin, akasyanın huzuru yerleşiverir senin yüzüne, bende gelincikler, düşünmeden konarlar gülücüklerime, iflah olmaz romantikler, bitmeyen rötarlı uçuşlar, kanatsız sallanışlar, bir ucu senler, bir ucu benler, değen ne varsa zamana karşı duyarlı, geçer değil mi bu hafta? Mayıs çıkmadan ömrümüzden, ya diğer Mayıs’lar...


Gittiğinde; ellerimde kelimeler, yerlerde devrik cümleler, uzaklarda siluetler, dağlarda serin bir ayaz, omzumda sıcaklığın, gözlerimde gülüşün, dudaklarımda diyemediklerim, odanın içinde kokun, halının üzerinde gelincikler, kulağımda sonsuza dek aynı ıslık, baş parmağımda bakışın, üzerimde yıldızlar, içimde ruhun, yüreğimde senim i bıraktın…

Bir de yolların heyecanı, zaman sınırlaması olmayan yan yana haykırışlar, belki gidemeyeceğimiz onca yolun haritası cebimizde, programlarda mesafelere dair en yakın tahminler, Ege’ye yakışan ne varsa, önünde biz, ardımızda peşi sıra sürüklenen hayatlar, siluetler, gün batımları, ilk gün göremeyeceğimi bilip de uyandığım gün doğumu, olmadı sabaha karşı saatlerin, huzurlu heyecanı, kıvrılırken yollar, uzanıyorum, bak yanındayım…
Senime
!

10.05.2008


*

Çok önceleri virajı dönerken mırıldandığım bir şarkı vardı; akşamüstüleri, iğdelerin dayanılmaz kokusu geldiğinde burnuma; virajı dönmeye tahammül edemeyeceğim zaman sıralamaları mıydı yoksa bildiğin baharın nüfus ettiği ruhuma, bu serinlik iyi mi geliyordu? Ama şarkı, kafamın içindeydi ve sürekliydi, yine böyle zamanlar kovalıyordu ruhum, aklım ise ıssız, yorgun Cumalarda takılı ertesi günü bekliyordu, olmadı inatla Pazartesi'den başlayan haftaya lanetlerde edebilirdi, sanırım biraz kararsızdı...


Mutlu muydum?

Hemde nasıl..



Adam şarkısını mırıldanırken, yine ıslık çalmıştı, bu adam bunu hep yapıyordu; şimdi gerek var mıydı?


...Caddeler aşıyorum, göz yaşlarım en sessizliğim, asılsız çarelerle dönüyorum işte böyle, zamanı geriye çeviririm diye, acılar yaşıyorum kavuşmak nedeniyle, bekliyor biliyorum, az ötemde sessizce...


Islık çalıyor, adam söylüyor, ıslık çalıyor, adam...


Sanki daha dün gibi değildi, tuşları kovalarken parmakları, ben iliklerime kadar sırılsıklamdım. İliklerim sanki son noktaydı, ötede başka benler yok gibiydi, sırılsıklamdım, kale bodurları sayıyordum, içim avaz avazdı, susturamadım...



sırılsıklamdım, iliklerimdi, biraz sendim, birazda ben, ötede biz yok gibiydi, iliklerimdi sırılsıklam olan, kale bodurlardı beyazlaşan, karelere bölüyordum bizi, sırılsıklamdık, iliklerimizdi kanayan, yorulan, bir daha ki sefere kadar tadını çıkarmaya çalışan, en güzel yerlerimize dokunduk, acıtmak istemedik, aynı sokakta koştuğumuzu bile bile her defasında yaptık bunu, hep bildik, vazgeçemedik...



şimdi uzun uykular zamanı yanında, en huzurlu, mışıllı, şimdi saçlarımı okşama zamanı, papatyaların üzerinde, yüzümde kıyamadığımız gelincikler, üzerimizde akasya sesleri, yanlarımızda bizler, içimizde ince sızı...



Seni seviyorum...

Senim e







*

!









...

9.05.2008

*

Bir de akasyalar var, rüzgârda çıkardığı güzel tınılar, filân; şapkalı, şapkasız a lar, bir de çok sanatsalız bu günlerde, geçmişe özlem birikince, sarılacak bir tek birbirimizi bulduk; bu da diğer bir konu bilog; uzun, uzun anlatılası, içinden çıkılamayası, göçebe ruhlara özgürlük!


Yazacak ne çok şeyim var, hepsi Senim için ...




*
!





.



Nasıl geçiyor günler, değil mi? Seninleyken güzel geçiyordu, şimdi yoksun, anlamı yok gibi geçiyor, durmadan ilerliyor, birden anlamlar devriliyor, kaldırmakla uğraşmıyorum, sonra yıldızlar geçiyor, kasımpatıların sivri yapraklarına takılıyorum, rengi değil de Kasıma yakışan güzellik ondanmış meğer diyorum.




Ben ise bahara yakışıyormuşum, yıllar öncesinin uzun, hayretler verici tesadüfleri kuşun kanadındaymış, her kanat çırpışta bana ulaşmış, üflemişim, penceremize konmuş. Sen sonbaharların ılık nefesi, ensemde kasımpatıları, dudağımda buruk, kırmızı bir tat, güzelleşsin diye bekliyorum, manzaraya yakışan tüm bulutları üfledim, başka manzaralara gitsinler istedim, dönüp, dolaşıp yine benim manzaralarımı mekan ediniyorlar, çektim fotoğraflarınızı, istemem artık sizi diyorum, çekilin biraz ısıtsın güneş yüzümü, çimlerin üzeri senin kolların, ben yanında uzanırken kırlara, sen sev saçlarımı, göremesem de gözlerini bakarım ben sana uçlarımla...




Güzel şeyler düşün mesela, yazının ilk cümlesi ne renkti, çıkar bunu aklından, kırmızı yazılar yazmıyoruz ki biz burada, yine nereden baksan baharlı, turunculu, yeşilli; gerisi hep bildiğin sözlüğün ilk anlamını teşkil etmekte bu bünyede...




Sonra düşün ki uzun tren yolculuğu yapıyorsun, bozkırın sarı yüzü göz kırpıyor, nasıl meraklısın, nasıl coşkulusun, geçtiğin kasabalarda kalan insanları düşünemeyecek kadar meşgul hayal dünyan, bekleyen insanları bekletecek kadar bencil belki de bu bilog sahibesi, beklesinler zaten işleri ne?





Benim anlatmak istediğim, oturduğum pencereden gördüğümle yetinmeyen bir ruh, diğer pencereden yansıyanları da merak edip, düşleyip, üzülebilen, sevinebilen hatta uyduruktan kaleler kuran zararlı bir insanım ben... Sen uzun yolculuklar gibisin bende, baktığımla, gördüğümle yetinmediğim, yetinemediğim, coşkumu içime kitleyen bozkırımsın her seferinde...




Ki gün gelirde bu coğrafyadan ben olmadan geçeceksen, önce ben terk edeyim burayı, sonra sen istediğin gibi geç git nereye varacaksan ki vardığın yerde ben olmayacaksam, orada da durma, gidemediğimiz karşı kıyılarımızın merakı var, gidemediğimiz uzun yolların arka koltuk güvenliği, ya da hepsi boş işte sen varsın, canıma katarken ufalaya, ufalaya kanattığım; sonra hislerim, katmak isterken eksilen, sonra diğerleri, hep unuttuğum; dedim ya şimdi, varsa gidilecek yerler seninle olsun, yoksa o yollar nereye istersen götürmüyor insanı, bir ucun bendeyse çekiştiriyorum ucundan, gel çabuk bekliyorum....





Bu kadar cümleyi, bekliyorum demek için kurdum inanır mısın? Bilirim inanırsın, kendine inandığın gibi, bu huzuru neye değişir ki insan? Hiçbir şeye.





Unutmadan, flickr nasıl anlamsızlaşıyor gün geçtikçe...





.

!


Senime

.
Hani şimdi, estiğince sesler, duvarlar, yıldızlar, hatta izleyemediğimiz filmler, hatırlayamadığımız sanatçılar, burnumuza gelen sandık kokusu, çıkılamayan yollar, konaklanamayan moteller, çekilemeyen siyahlar, beyazlar, bizler, senler, benler, kısa kesik çizgiler, uykular, rüyalar, gülüşün, parlayan gözlerin, ellerindeki kırılganlık, gülüşündeki masumiyet, yerimde duramayışım, sana bakamayışım, sorular, kokun, esnemeler, uzun geceler, mesailer, öğle yemekleri, mantar çorbası, pilot kalemler, esiyor odamın içinde, ben sakin, huzurlu bir başıma kapıyorum gözlerimi, usulca alıyor hepsi yerlerini, sonra susuyoruz hep birlikte, hissetmek bu kadar güzelken diye geçiriyorum içimden, dışımdan neler, neler…


Sen es bu odanın içinde, bir de bitki çayı içelim, olmadı kalecik karası ya da bir şişe yakut, hiç olmadı uykusuz, ne yapacağını bilmez, heyecanlı birkaç gün de yeter bu ömre, gerisi otuz yıl bunun için koştuğum küçük patikalar, dar sokaklar, geniş tarlalar, bir de ay çiçekleri, üzerinde bulutlar, yakışan ne varsa seninle, sadece yeşilli, yeşilsiz, turunculu akşamlar…
...
!
Senime
.
Blog, senin de canın sıkılmıyor mu bazı zaman? Diyalog içinde geçen şuh yazılarımıza ortak olan onlarca insan, ne düşünüyor ikimiz hakkında hiç düşündün mü? Yoksa ne istesin bu zavallı blog sahibesi, geleceğin ucundan, az buçuk görse kafi gelecekken, burnunun önünü göremiyor ki buna; içten, içten güldüğünü bilip de bilmiyor gibi yapmak, nasıl iyi geliyor vicdanıma anlatamam sana.


Uzun cümleler zamanı mı? Yoksa önleyemediği yazma hissini, koyacak yerler bulamazken nerden çıktı bu kısmi zihin kayıpları anlamış değilim.
Yok.
Esasen biliyorum okuyucu, ama inanın sizin bilmek istediğinize dair, en ufak bir belirti yok, hatta hiçbir şey yok. Bir ben varım, birde senim, gerisi yıllara yaygın ev kredisinin sıkıntılı kuyruğu, üzerimizden ne geçiyor bilmiyorum, sağanağa mı tutuluyor, kayıp mı oluyoruz, bildiklerimizi, bilmiyor gibi yapıp, sarıp sarmalıyor muyuz, inan hiçbir önemi yok, ne kadar çok şey merak ettiğinle ilintili esasen, her seferinde, dibe batmak gibi ya da anlayamadığım onca dürtünün bedenime saplanması…

Uyuyordum esasen, sen de kim bilir kaçıncı uykunun en mışılındasın, ne için uyandığımı bilmiyorum, tek hatırladığım yazı yazıyor olmam, gerisini okuyorsunuz işte, perdeyi araladığında görmek istediğin çıkmayınca yaşadığın hayal kırıklığını kime anlatabilirsin ki ya da günümüzde biz bunlara hayal kırıklığı diyor muyuz?

Hiçbir şey bilmek istemiyorum, bildiklerimle yetindiğim, ıssız bir adaya düştüğümde başımın çaresine bakacağıma dair güçlü hisler besledğim dönemlerimdeydim ki sen geldin, şimdi ne yapıyor bu güzel kafa, sürekli düşlüyor, sürekli merak ediyor, sürekli gülüyor, sürekli sormak istiyor, sürekli kaçarken ne yöne kaçtığını bilemiyor, sürekli seviyor, hiç korkmadan ilk günkü gibi şaşırtıcı bir saflıkla seviyor, seviliyor…


Oysa kaç bahar geçti, hiç soru sordum mu sana blog?
Konuşmaya, konuşmaya birikenler dökülürken; ucumdaki, tuzumu silemezken; endişeli beklediğini bilip de, çaresizliğine üzüldün mü sen?
Ben hem kendime, hem de ona üzülebilecek kadar yetenekle donatılmış bir bünyeyim blog, bunu benden daha iyi sen bilirsin, kaç kere sildim seni blog, bir daha söz, canım acımasın, ben de seni acıtmayacağım…

Seni çok seviyorum.
Senim e…
!

6.05.2008

.
gidiyorum,
kaçmam lazım,
sonunu getiremeyeceğim yığınlar diziliyor boğazıma, sonra yanaklarıma, sonra gözlerime; sırasını şaşırmıyor, doğasına aykırı değil bu geceler; bana aykırıymış gibi davranıyorlar, gerisi senin de bildiğin koca gözlerimde kapattığım ışıklar…

Gözlerimde sönerken odanın ışığı, biz olmak dokunur muydu zamana, belki fazla gelir sığamazdı; umursamaz mıydı dakikalar, bencilliğimizden kaçırırken, en güzel düşlerimizi;
Yoksa , bir başka düşe bağlamak için gözlerimizi, bunca söz çıkar mıydı sessizce dudaklarımızdan…


Başka mevsimler, başka düşler, başka çiçekler, başka bizler değildi,
elimden öpemediğin dudaklarındı mühürlediğim kendimi, bütün çiçekler bendim yaklaştığında, tekliğim sendin baharımda, hayat bu bahar güzel olur mu bilemem ama en güzel bahar ortası, hayatımın tam ortasına denk gelecek, gözlerimde kahverenginin her tonu, yüzümde ılık meltemler, kucağımda sen, bilmediğimiz kasabaların, çıkarmadığımız güzergahları üzerinde yol alırken, mayısın en güzeli yaşanacak…
kırmızı ışıklarda…
!
Senime

3.05.2008

.



gözlerimi kapatıyorum, sakinim. Nokta koyduktan sonra, virgül koymanın manasızlığı var gibi üzerimde ya da aynı kareler dönüyor aklımın uçsuz, bucaksız Muson Rüzgârlarına mahkum yerlerinde.




Küçük çocuk sahilde dans eder, annesinin keyfine diyecek yokken, çocuk da sadece annesinin mutluluğunun güvenli huzuru vardır, ellerinde küçük balonları da olabilir, hiç fark etmez, gözleri sevinçli, anne sessiz çığlıklarına mahkum, sahil hafif kabarık, ıslak, sert, sarı kumlar, yüreğinde ince sıcaklıklar, akıyor serum damlası damarlarıma,




uyanmak istemiyor küçük kız, gözleri küçük bakan, büyümüş kız, bu köşede, kucağımda tüm sevdiğim şeyler, senler, benler, etrafımda baharlar, çıkmasın bu mayıstan bu ömür, bütün suçu bana atabilir zaman, inan önemsemiyorum. Bütün zamanlardan mayıs olsa, tek suçlu benim, kabul. Gerisi boşuna çarpıladığımız kalabalık günler...




İnan bana, doğru yazıyorum....
Bu aralar Mayıslıyım, bu şuçu da sen üstlen!

Gerisine karışma, yazarım ben...



!




2.05.2008

.
Uzun zamanlar mıydı, hatırlayamadığım günlerin buruk hissi miydi, bilemediğim günlerin acısı gelip, beni mi kavurmuştu, yoksa, eskiye dair ne varsa çiçeklendiğim, yine eskiye mi aitlerdi…

Nasıl bir yanılsamaydı ya da mutlu olmak çok gerilerdeydi de, ben mi yanlış zaman bekçiliğimin mesaisindeydim.

Kafamın içi binlerce kayık yükü, ağlar atılıyor, martılar sesleniyor, unuttuğum manzaralar aralanıyor, kalıyorum ıssızlığımda denizin nem kokusuna…

Uzun zamanlar önceydi bu tip hisler beslemeyeli, ne kadar uzun zamanlar önceydi anımsamıyordum da şimdi anımsadıklarımı koyacak yerler bulamıyordum…

Neyse geçti değil mi?
Kaldık yine biz bize, içimde onca kraliyet, bayraklar göklerde…
Kime ne ki bundan,
Şimdi uzun gecelerin piyano tuşları, uzun sohbetlerin sızılar, düşünme geçer, gider,
Düşünme şimdi, bu ayı da çıkardın mı,
bizimdir gördüğün bu fidanlıklar.

!