.
30.09.2008
11.09.2008
.
Geceydi, nedenini bilemediğim onca şeyin akın, akın geldiği bir saatti, ki sadece o an dursun istedim;
dünya, zaman, sen, düşünceler, alaca karanlık belki hepsi birden dursun, biraz dursundu sadece, tek isteğim birazcık durmasıydı.
Nedeni yoktu, olsun da istemiyordum zaten, nedensiz saplanışlar, nedensiz bekleyişler; nedensiz acılara sebep olurdu, bazı mevsimler vardı, unutmanın en iyi intikam olduğunu bilen adamlar çıkardı ortaya, ve pis pis gülüp unuttum seni yazan pankartlar taşırlardı. Unutma tarafındayken, unutulma tarafında olduğumu gören gözlerime acıyarak bakıp, tarafsızlığımı ilan etmiştim.
Bay yakamoz adam, zamanların en anlamsızlığında tutmuş kolumdan, sürüklemişti beni, şimdi her yabancı gibi, yokluğumdan istifade edip, sürüklenmemi büyük bir keyifle izlemektedir. Nedeni yoktu dedim ya! Nedeni olsun diye değildi, sadece biz istediğimiz içindi her şey, Bay yakamoz, Bayan Turuncu akşamlar perisi ve diğerleri her şey biz nasıl istediysek öyleydi, şimdiyse gerçeklerin tuhaf, saçma gölgesinde kalmıştım.
Unutmak için saçma sapan olan ben, normal olan diğer insanlarla konuşup, kasapdan yarım kilo kıyma, manavdan bir kilo domates alıyordum, diğerleri gibi mesayi bitiminde ev yollarına düşüyordum, şimdi unutmak içindi her şey,
eksikliği hissettiğim dün gece gibi yıkılmadan önceydi her şey, ne varsa yıkmayı istediğim geceye kitlemiştim, şimdiyse sadece biraz dursunlar istiyorum. Sadece biraz yavaşlasınlar, biraz.
N'olur biraz.
Bekle, ne olur biraz bekle, demek isterdim.
Biraz bekle, sebebini sormadan,
n'olur sadece biraz bekle...
.
10.09.2008
Bütün değerler gayet açık gösteriyordu ki, hava cidden sıcaktı...
çocuk koşarak uzaklaşıyor, duruyor, arkasını dönüp, ona bakan annesine “beni bulamaz ki” diye neşeyle bağırıyordu. Üç, dört, “beni bulamaz ki” , sonra koştu, koştu; arkasına döndü ve annesi olması gereken yerde yoktu. Ağzından çıkması muhtemel kelimeler, bir kamyonun acı freni gibi suratında patlayıvermişti.
Dünya dönüyor, çocuk duruyor, ve sadece anlayamadığı, çok açık görülüyordu.
O esnada;
Kasabanın belediye takımı Senegal'den iki zenci futbolcu transfer etmişti, hayli esmerce olan bu arkadaşlarımızı görmeye, civar kasabalardan dahi insanlar gelmişti. Kasabalarda sıkça rastlanmayan bu olaydan, ihtiyar heyeti de dahil kimse şikayetçi değildi.
O esnada;
Kadın saklandığı ağacın ardından çıktı ve neşe ile kızına doğru koşmaya başladı. Oysa kızı bizi terk edeli çok olmuştu, kızın bedeni aramızda, ruhu kamyonun altında kalmıştı.
El ele tutuşup, uzaklaştılar...
Ki günümüzde hala, konuşmak için, karşındakinin tekniklerini kullanman gerekiyordu...
Eylüldü ve kasabada cidden tuhaf denebilecek türden olaylar cereyan ediyordu ki, pencereyi kapatmamla, yaprağın kımıldamadığı bir sessizlik ihtiyar heyetini iyiden, iyiye rahatsız etmeye başlamıştı.
Ekselansları diye söze başlayan, en yaşlı ihtiyar heyeti üyesi, Birkaç gün içerisinde açılışı yapılacak olan meydan çeşmesinin, daha yağışlı bir mevsime ertelenmesini öneriyordu...
En genç ihtiyar heyeti üyesi söz alarak, aceleci bir yusufçuk kuşu gibi şunları söyleyiverdi;
“Açılış için davet ettiğimiz Tarantino'ya ne diyeceğiz?” Heyetin, hatta tüm kasabanın üzerinden savaş uçağı filosu geçiyordu sanki, yüzlerindeki dehşet civardaki köylerden de hissediliyordu.
ve...
Yaşlandığında da değişen hiçbir şey yoktu. Hücrelerin ve ruhun yer çekimi kanununu aynı anda kabulleniyorlardı. Bedenlerin karaya oturmasıyla huzur bulmuştu dünya...
Başka bir açılışa...
“hiçbir aşkta umuda yer, sebebe lüzum yoktur” S/146
Ve Mori kızımızın diğer şarkıları, şimdilerde şa'ane gidiyor...
8.09.2008
...
Küçükken – bilerek ya da bilmeyerek - yediğim böceklerin intikamı bu diyordum. Küçükken yediğim bütün böcekler, şimdi insan kılığına girip, benden intikam alıyorlardı. Unutturma da bilog, bir daha ki sefere, küçüldüğümde yediğim böceklerin envanter kayıtlarını yapayım.
“Zayıflamak için mi başladın sigaraya” diye sordu.Tekrar bırakabilme zaferimi, insanlığa yad etmek için diyebildim; bu tip zaferlerden zarar gelmeyeceğini öğrendiğimden beri sigarayı bırakıyorum...
( Oysa üzerinde tavus kuşu çıkarması olan çakmağımı kullanmak istememden kaynaklanıyordu her şey. Bir yeri yakmaktansa, dumanı kendime çekiyordum ki, siz kordan rahatça kaçabilin...)
Bunların hepsi, sadece bu bilogda oluyordu...
Gördüğüm rüyayı hatırlayarak uyanmam, pek görülmüş bir şey değildi hayatımda. Rüyanın etkisi ise, parça tesirli bir bombanın odamda patlamasından daha tesirliydi, düşünsel parçalarım, odanın her tarafına yapışmış, elimde cımbız, akşama kadar dağılan parçalarımı topluyordum.
Çocukluğumun hissiz, ablak bakışları ne yazık ki elektrik prizine yapışmıştı, onu oradan almasam;
ne bana, ne çocukluğuma, ne de dünyaya bir şey olacaktı... Işığı açıp, kapatırken hatırlayacak olduğum o küçük parçacıkları, çoktan elektrik idaresi çalışanlarına teslim etmiştim.
Oysa hepimiz biliyorduk ki “ problemi sadece çıkart, çözecek birileri mutlaka bulunur”du.
Saatlerdir konuşmamıştık ve aniden döndü, “ şu an aklından neler geçiyor?” diye sordu. O kadar telaşlıydı ki, cümlenin sonuna koymaya çalıştığı ünlemin, noktasız olduğunu bile fark edemeyecek bir ifadeyle donatılmış gibiydi.
“Biraz daha kahve alabilir miyim?” diye sordum. Hayal kırıklığına uğramış bir şekilde baktı ve “ sadece bu mu?” diyebildi. Arkamda tuttuğum asamı, kafasına geçirdim ve kulağına eğilerek; “ne işine yarayacak ki aklımdan geçen ceset vagonları” dedim.
Daha bitmemişti;
“seni lanetliyorum, çünkü seni çok seviyorum” dedim ve kalabalığa karıştım.
.
6.09.2008
Ve...
İyi planlanmış bir oyunun, oyun bozanı oluvermiştim.
Ve...
Zaman; akrebin, yelkovanı aldatmasıyla durmuştu.
Ve...
Romanın ilk sayfası turuncu renkti, ne de severdim turuncuyu, nasıl da karabasanıydım, bütün turuncu akşamların.
Ve...
Kendime yenik, ama bütün savaşlarımdan zaferle çıkmış kadar gururlu adımlıyordum bu emanet sokakları.
Ve...
Güvenli kollarından kaçıncıya atlıyordum, ve inatla, tekrar çıkıp, tekrar bırakıyordum kendimi, salaklık denizinin, dingin kabarıklığına nokta...
Ve...
Her defasında pekiştirdiğin önemim, yine çekişiyordu, gerilla kaçaklığında.
Ve...
Artık bittim, suyum çekildi, tuzum kemikleşti, pes ettim.
Şimdi,
senin olsun, bütün balıkçılar, kayıklar, koşuşan martılar, ben alıp kendimi giderim, sana kalsın bu kocaman dünya...
Sağlıcakla...
.
.
Kadın : Hiç mi sevmedin?
Adam : Neyi?
Kadın : ...
Kadın : Kedileri, geceyi, yakamozdaki teknenin direğini, kaçamak gülüşlerimi, Cevdet Beyi, fotoğraflarındaki hayaletimi, satır aralarımı, aralayamadıklarımı, bozkırı, yalnız yolculukları, kalabalık gülüşleri, tenha kaçışları, martıları, akşam üzerlerini, menemeni, bakışlarımı, incir ağacını...
Adam, uzaklara dalmış gibi yapar, kaçarken. Sığınamadıkları; bir kese kağıdının içinde suları damlamakta, iştahla kaçar yalnız alışkanlığına.
Kadın, öylece bakar, sever çünkü bakmayı, kurduğu cümlelerin anlamsızlığı avuçlarında, susar; ardı sıra kavakların hışırtısı karışır sessizliğine; payına düşen, süslemek hüznünü; içinden gülmek doyamadığı salaklığına...
mihihi.
Kadın : Sana sordum?
Adam : Ha! Ellerine sağlık hayatım. Kuru fasulye pek leziz.
.
.
O manzarayı da terk ediyorum, kuşlar geçiyor; bir balıkçı mıydı sevdiğim diyorum. İçimden ince uçlu misinalar çekiliyor, ağlar onarılıyor. Sen diyorum; sevişemediğim tüm gecelerin yakamozu...
Sonra,
ıslığıma karışıyor rüyalar; kitap aralarında gençlikten kalma notlar,
sırayla atlayıp, basıp geçiyorlar üzerimden...
İşte
yine damarlarımda nüfuz ediyor
sen ve gece, bir de sönük yıldızlar üzerimizde...
Seni içiyorum
kanat çırpıyorum
tuzun üzerimde
arınamıyorum.
Yalnızlığına, çaresizlik ekip, içmeyi beceremediği şu cigaradan bir nefes daha alıyor kurban.
Önce yağmurlar dinmişti, sonra çocuklar, ardından şarkılar sustu, “hep böyle miydi hayat” der gibi bakıyordu, gözlerimin derinine, cevabı bilip de söylememenin tuhaf zaferi yapışmış kollarımı silkeliyordum ki, görmediğiniz ilk paragraftaki silah patladı.
Üzerimden yüzyıllar geçti, uykusuz masallarıma yine aynı kahraman düşmüştü, yine ıssızdı bu masal, yine yeşiller içinde parıldayan o adam...
.
4.09.2008
*
Şahsına münhasırdı....
aklımın içinde dolanan onca şeyi sıralamam gerektiğini düşünürken, aklımın arka taraflarında, denize yakın bir bankta oturan adam dikkatimi çekmişti; daha da dikkatli baktığımda, elinde tuttuğu mecmuayı saldırmak istercesine okuduğunu gördüm.
Neler oluyordu aklımın içinde...
Adamın teki; benden habersiz, en güzel manzaralı bankımda oturup yasemin çiçeği kokuları eşliğinde; keyfine, keyif katıyor ve ben dahil, kainatın dahi diyebilecek tek bir sözü bulunmuyordu.
Sayfayı çevirmeden önce gülse keşke diye içimden geçirdim.
Ve...
Yeryüzünde şimdiye değin görülmemiş bir yakamozla gülümsüyordu adam. Olduğum yerde kalakalmıştım; yakamoz gülüşlü adam, bank, yasemin kokusu ve ben, hepimiz olduğumuz yerde kalakalmıştık. Sadece yakamoz gülüşlü adamın bundan haberi yoktu....
Saatlerdir aklımın içinde, yakamoz gülüşlü adamı izliyordum. Neyse ki martılarda gecikmemişlerdi, en güzel manzaraların misafir oyuncuları, neşe içinde kafamın içinde kanat çırpıyorlardı.
Ne çok kıskandım o adamı, onun yerinde olmak için neler vermezdim. (Henüz bunu düşünmemiştim.)
.
3.09.2008
...
Saat epeyce geç olmuştu, kaçıncı mesajımı yazıp, siliyordum. Ekranın kararmasıyla, tekrar bir tuşuna basıp, yazanı okuyordum. Cidden aklımı kaçırmak üzereydim fakat bunu ne kadar bilmesi gerekliydi bundan henüz emin değildim ki emin olduğumda mesajı yollayacaktım.
Aklımdan onca şey geçerken, çatı katlarına yaraşan onca eğri tavan arası ve hamam böceği kıvamlı karışık bir halusinasyon yaratacaktım ki gözlerim benden önce davrandı, halının ortasında duran pembe yer koltuğumda Hakkı Bulut oturuyordu, ki gerçeğinden daha bulutlu ve sisli göründü gözüme, sanki ellerinde şimşekler, bayramda çata pat oynayan çocuklar kadar şendi. Hiç rahatsız etmek istemedim kendisini, zira birazdan odama yağmurlar indirip, ahmak ıslatana yakalanabilirdim. Şarkılardan seni seçtim, o söyledi; bütün bir gece mutluymuşum gibi yaptım, sadece ıslanmamak içindi tüm çabam, gerisi uğruna verdiğim serçe parmağımı ilgilendiriyordu.
Neyse ki çabuk uykusu geliyor kendisinden bulutlu Hakkı ağabeyimizin, uykusunda horlayan bu kadar bulut göremeyeceğimden, güneş gözlüklerimi hiç çıkarmamıştım bütün gece, bunun gerekçesini hala bilmiyorum, sen de sorma okuyucu, iş olsun diye işte...
Sabah mı oldu,
yakılacak kentlerin bir listesini hazırla, mesai bitimi masama bırak dedi, giderken, oysa biz kül toplayıcılardık, yanan kentler, kaçıncıya yanardı ve üstelik Eylül sıcağı kavuruyordu, pembeleşene kadar bir iki çevirdik, sonra kaderine teslim ettik, hayatı, kenti ve anarşist gençliğimi...
...
2.09.2008
Daha kaç şehir terk etmem gerekli diyordu,
vakurluğu hüznünden gibi gelirdi bana,
kocaman gözlerinin ardı tutuşturduğu kentler...
Ağır aksak yürürken, bir sonraki adıma denk düşecek, pek çok plan, bu kaldırımın sonunda uygulamaya geçecekti. Kaçmak mıydı istediği, yoksa bir vahşeti tutuşturup, kenti öyle mi terk etmeliydi. Henüz karar veremediği, kararsızlığından dolayı bir türlü tutuşturamadığı kent, onu küle çevirmişti. Kaldırımın kenarında durup da, kaç saattir etraflarında dönen, bu zavallı piliçlere baktığımı hatırlamıyorum. Bir hayvanı yemeden önce, böyle sergilenmesinden hoşlanan bu milletten, seçiciliği arttırmak için yapılmış bu pazarlama tekniklerinden iyiden iyiye nefret etmiştim.
Vakur adımlarına, şimdiye kadar hiç söylemediği, kendince aforizma niteliği taşıyan, yüzlerce cümle takılıyordu. Vakur adımları tökezliyor, aforizmaları gülüyordu; bu kadar berbat günlerinde oynayan sokak çocuklarına, pencere kenarı kadınları bağırıp, toplarını kesmekle tehdit ediyordu, o kadar parlak, anlamsız bir aydınlık vardı sokakta, Eylül'ün istisnasız yatık güneşi sadece kahramanların gölgelerini göstermiyordu, ben hep gölgesinden korkan, vakur adımları olan, hüznü gözlerinden pörtleyen, ağlak biri olarak çıkmıştım, kahramanların karşısına, bu kenti yıkabileceğime ihtimal veremeyen kahramanlar komitesi, bana bir şans daha vermişti; şimdi sıcak yüzüme, yüzüme vuruyordu, bir daha ki sefere kışın terk edeceğim bu şehri diye geçirdim içimden, hem ısınır bütün çingeneler gülerken...
.

