30.10.2008

Avucumun içinde kayboluyor hatta yakıyor bazı cümleler; dokunup, acıtarak geçmek değil bu; sızlatıyor yakıp, kavururken. Boğazım günlerdir kavruk, susuz harman yeri; suya kavuşsa fışkıracak kaynağından, boğulurcasına sanki; düğümleniyor boğazım.


Söylenemeyen kelimeler, perçinliyor kavrukluğunu; ne seni ne de beni yakmaya, kavurmaya değer; ne de yutabileceğim türden, kelimelere sığınmış olmayacak bütün hisler;


sönmesini bekliyor şimdi bu beden, zamanın su taşımasını umutlara....


Sahi umut hep vardı değil mi?

Vardı ya!

Umutsuz yaşanır mı?


Şimdi ne desem geçer ki sıkıntıları(n)m...

Geçiremezdim sıkıntım(n)ı değil mi?

Ne desem... geçmezdi, artık biliyorum(z) nokta

28.10.2008




Bazı zaman kendimle;


En güzeli de anlamış olman diyorum. Uzun, uzadıya anlatmaya gerek kalmadan, yanımda durup, kahvelerime baktığında; nemlendiğinde dalıp da çıkamadığımda; boğulurken buğusunda kahvelerimin; karşımda, çaresiz hatta yalvarır gibi; tıkanırken hayat kimi zaman, anlamış olmana seviniyor ya da anlıyor olmanın serinliğinde soluklanıyorum.


Yaşadığımız çift kişilik hallerin, çözmemiz gereken tekil şahıslığında ya da tek kişilik sancılarında değişmeyen tek şey, hücrelerimle birlikte kucaklıyor olmamız seni ve her defasında, sana bürünmesi tüm sebeplerin...


Karşımda siniyor gibisin belkide yaşanmışlığın ezikliği; düşünmedim hiç;dudaklarından çıkan kelimelere atlayıp gidiyorum, ağzın, dişlerin, kelimelerle birlikte boşalan nefesin damarlarımda, ne söylediğini dinlemiyorum; anlamlar yüklemiyorum, atlayıp üzerlerine, ülkeme götürüyorum.


Seni seven hücrelerimin şaşkınlığına, nasıl bu kadar sevildiğine inanamayan şüpheciliğinin şaşkınlığı karışıyor gözlerinde; orada oturup bana bakmak nasıl ki diyorum, gördüğün ben nasılım ki, merakla kemiriyorum beynimi; inanamıyor gibi her defasında bu kadar sevildiğine, neler yaşamış kim bilir; neler görmüş; neler anlamış da hiç söylememiş, “inanamıyor” işte diyorum, kestirip atıyoruz; olay mahallini terk ediyoruz; “her şeyden geçiyorum diyor” kadın; “anlıyor olmana adıyorum oncaları” deyip beni de şaşırtıyor, konuşan kim bilemeden dinliyorum; boğulurken kalabalığında, tutup çekebilmek bile mesele değil diye düşünüyorum, mesele değil de mesele ne bulamıyorum. Konuşan kimdi biraz önce bilemeden, bilmek istemeden onaylıyorum, ne güzel söyledin, ağzına sağlık. Ben olsam bende adardım aynısından. Boşuna mı yaşıyoruz onca hayatı; adayacak, adam akıllı bir şeyler olmadıktan sonra...


Ne kadar korkak olduğumu düşünürken buluyorum kendimi, gelişigüzel yaşarken, hayatın tatminsizliklerinden dem vururken oltalara, inadına bekliyorum, ya vurursa şimdi bir Levrek, akşama cız bız, mangal, yanına da açarız bir Tekirdağ... Oh! Güzel kafası var, seviyorum.


Kimse incitmemiştir, kendimi incittiğim gibi; kimse de sevememiştir, kendim gibi; takıldığım ne kadar çok olduğu olmadı hiç, benim gibi olmasıydı tek istediğim. Her sabah gözümü açtığımda, nasıl seviyorsam hayatı; kaygılarımla, tutulup kalmalarımla, anlatamadıklarımla, çocukluğumla, hüznümle, çırılçıplak, kanatırcasına oda beni, benim gibi sevsin istiyorum.


Ne yaparım bu sevgiyle hiç düşünmedim, düşünmekte değil derdim, ne de olsa çok sevgiden geçilmiyor dünya, yoksa hep biliyoruz işte, gerçekliğini hayatın, bizimki laf olsun, kuşlar da aç kalmasın, çocuklar doysun, şeker yesin, ormanda ateş yakılmasın, ağaçlar kökündeyken daha güzel gibi şeyler....


Bir adım ötemizde ne var bilemeden koşuyoruz hayatı, son yüz metresindeymişim gibi heyecanlıyım sadece, gözlerim nedense hep kapalı, madem göremiyorum neden açayım ki, nereden geçtiğimin kime, ne gibi bir faydası olabilir ki



Oysa hayat, camdan yansırken güzel, aksi düştüğünde, gerisini benim hayal etmem gerekliymiş gibi, ben çevreliyormuşum gibi, istediğim buymuş gibi, düşünmüyormuşum gibi...




Hava soğudu mu nedir, ürperdim, sessiz hep; içinde bir yerlerde kaybolduğunda, nerede olduğunu görüyorum, çekip, çıkaracak gücüm hep var, sadece çaresiz hatta dilini yutmuş gibisin; söyleyeceklerin karıştı az önce damarlarına, dakikada seksen bilemedin yüz atıyor nabzın, her soluğunda taşınıyorum hücrelerine, öl istiyorum hatta ölelim aynı bedende iki cenaze, ikindiye kalmadan da gömülürsek boşluğumuza... Bu cümlenin içinde de ölemedik ya! Başlamadan, bitmeyen her hikaye gibi, biz bitsek, o bitmeyecek gibi....


Kal sağlıcakla.







27.10.2008

hepimiz sanal korsanlar olduk
yapacak bişi yok
devlet sağolsun


kur bunu pc ye
abd versin sana bi ip ohh miss
ulan bu emperyalizm

http://www.hotspotshield.com/ bu siteyi kuranlar çinliler ve türkler için demişler hahaha

yahu valla işte böle okuyucum, inan rahat, yorumu da yayınlıo nome problemo
ama siz en baştakiler daha orda oturduunuz sürece bize her şey mübah bu memlekette


hayvan herifler

26.10.2008

Dünya dağılıyor,

gidiyorsun.

Geliyorsun, yıldızları topluyorum, karanlığın aydınlık bulutları gibiyiz, bilemediğimiz onca şeyin, sancıları; ağır ağır dökülüyor gökten,

sen yanımda…

varsın öleyim, varsın yok olayım, varsın bir daha açılmasın gözlerim;

ne önemi var ki; bir yanımda sen, diğer yanım aydınlık bulutlarım. Ne önemi var ki, bir yanım ıssız belki, bir yanım duyarlı; ağzımdan çıkamayan kelimeler gözlerimden dökülüyormuş, ne önemi var ki, biraz önce yanımda olduğundan daha önemli, ne var ki şimdi…

Şimdi gidiyorsun, kapatıyorum gözlerimi, belki de küfrediyorum içimden önüme kim çıkarsa, ne önemi var ki; yanımda olduğundan daha önemli ne var ki şu anda; elbet önemli her şey, ama şu an ne önemi var ki, hayat sonlansa dahi, inan şu an, ne önemi var ki; yanımdaydın.

Gerisi sabun köpüğü, el sallıyorum, dönüyorsun sapaktan, elim havada, yaşlarım yanaklarımda, yüreğimde tuhaf bir donukluk, ne önemi var ki onca şeyin, ne doğrusu ne de yanlışı, az önceyi düşünürken hissettiklerimi ne veriyor ki bana.

Binlerce kere de söylesem de kendime, geriye adımlasam da, bir defa daha görebilmek için hatta bir defa daha kokunu içime çekebilmek için, kurtarılmış hayatımda,

ne önemi var ki, sana sarıldığımda, saçlarımı kokladığında, neyin ne olduğunun ne önemi var ki…

Belki; ” beş dakika sonra yaşamıyor olacakmışımı” anladığım o gecede, yalvardığım gibi; son bir kez daha dediğim gibi işte hayat; ne önemi var ki; kim sonsuza kadar yaşamış ki, kim hissedebilmiş ki, ne önemi var işte, dedim ya; yaşadığımca seninim; yaşadığımca, her nefesimde benimsin, olsun olma yanımda, olsun mutlu ol başka kollarda, varsın olsun çığlık çığlık hayat, ben dinlemiyorum sesleri artık; yaşadığım sürece kapadım kulaklarımı hayat; inan hiç önemi yok, sen varsın ya; ölmeden, aydınlık bulutların altında, yanında soluklandım ya, varsın olmasın, ne önemi var ki; bir Hoşça kal demek için bile olsa, son defa sana bakıyor olsam da ne önemi var ki, son kez daha… tek istediğin kimi zaman ölüm dahi olsa, o gece yakarışım getirdiyse seni buraya, her gece yakarırım, varsın olsun bir günde dönmeyeyim ölümden, düşeyim ölümün kucağına, kapanmadan gözlerim sen olacaksın ardında.

Seni seviyorum.

Senim’e adanmış…

ağzımda incir diyemediğim, tadamadığım cevizin tadı, göz kapaklarımın ardında sen, bir de söylenmeyen onca şey yolun sonunda…

24.10.2008

ne istiyon lan bilogumdan

yaşasın ktunnel

21.10.2008


Nereye gittiğimi bilmez bir haldeyim
Kime güveneceğimi bilmez bir haldeyim
Çok uzaklarda ulaşılmaz bir yerdeyim
Derdimi kimseye anlatamaz bir haldeyim

Aklım karmakarışık bulanık hislerim
Sanki kör oldum görmüyor gözlerim
Evimde çok uzakta bir yerdeyim
Geri dönüş yolunu bulamaz bir haldeyim
Gel de bul beni

Doğruyu yanlışı kestiremez bir haldeyim
Herkese inancımı yitirmiş bir haldeyim
İyi olmaktan çok uzakta bir yerdeyim
Yerlerde sürünür güçsüz bir haldeyim
Gel de bul beni

20.10.2008

düşeş



aynı göğün düşçüleriydi onlar...



biz'iz



bi gün iplerimizi bağlayıp sıkıca bir yere
el ele tutuşup atlayalım göğün en güzel yerine,
denize atlar gibi


beni şapkamdan, seni de şemsiyenden tanırdı belki aşağıdakiler,
el sallardık, nanik de yapardık,
hepsine...




18.10.2008



Tarifi, ne mümkün zamanlar;


Heyecanıyla; midemde oluşan kramplar, karnımdaki boşluk hissi, yerini ufak kıpırdanmalara bırakmıştı.


Uzun zamandır, -böyle dediğimi de bakma, bir hafta, bilemedin on gün- fotoğrafına bakmadığımı düşündüm. Tesadüfmüş gibi kandırarak kendimi, oku dokunduruverdim klasöre;

gülen yüzüne, elindeki sigara eşlik etmiş, karşımda öylece oturup, boş vermiş mutluluğunu gülümsemesiyle perçinliyor gibi. Anlatması gerekenden başka kelimeler dolanmış gibi dudaklarına, birden dökülüyor yüzün kucağıma, avuçlarımda, ıslak saçların. Ben, tenhalarımda...


Sessiz zamanlar, burnunun ucuyla değerken boynuma “öp beni” dediğin gibi sessiz...


Geçip, gidiyor işte; bazen zamanında, bazen de aceleci kovulma telaşında... Gelenin ne olduğunu bilemeden, yolcu edivermiştim. Düşler ve hayallerdi belki de zamanımı yavaşlatan, belki de ben; cevabı yoktu.


Güzel zamanlarımın en güzeliydi işte, gerisine gerek yoktu.


Belki de


İğde kokusunu yakalamaya çalışır gibiydi sana beslediklerim. Ansızın burnuma geliveren, gitmesin diye bir ömür durup, uzun uzadıya soluklanacağım; peşi sıra yürümemse refleks...


Hissettiğim serinliği konuşmak için gecelerce beklediğim doğruydu seni, düşlerken ki sıcaklık geçici heves gibi...


Belkide;

bencilce, yalnızlığıma sığınak arıyordum, sığındığım başka bir yalnızlıkmış bilemedim.



S / 32


“ Kızın gözlerindeki ışıltı değiştiği an, söz boşalımının sekteye uğramasının nedeni de buydu her halde. Benim yanılsamamın çok net bir şekilde ortaya çıkması, hatta alay edildiğim hissini de beraberinde getirmesi, gerçeğin katlanılmaz yanıydı. Bir yerde bir engelle karşılaştığım, bir duvara çarptığım sezgisi, kolay yutulur lokma değildi.”


“Yalnızlığıma kaçmak, daha güvenli görünüyordu o sırada. Tehlikesiz bir yalnızlığa sığınmayı arzuluyordum, her şeyi yüzüstü bırakmak ve çekip gitmek.”





17.10.2008



Esasen kimseyi sevmedim desem yalan; seve, seve anlar insan kendi değerini. Seve, seve; sever kendini. Belki ruhsuzluk, kendim için kırdığım onca kafa, yonttuğum onca kelime, içi boş hayatları doldurma çabası, kendine benzeyen ruhları ararmış diyorlar ruh, ruhlar ayini, kanatılmış bedenlerin, en temize çekilmiş halleri, gelip nasıl da sarar, belki de bilinmez işte, bilmek kimin işine geldiyse, bu kadar yalın paragrafın da anlaşılmayacağından kelli, tutunmak ister ruh, atlamadan önce son kederine.



Güzel ayinler çıkarır, edebi yazar, tarifsiz hislerini kelimelerle boyar, salınır yalnızlığında. Kim ne ister düşünmez bazen, düşündüğü zamanlarda olmuştur, incelikten kırıldığı zamanlarda, dedim ya; ne uslanır, ne de laf dinler, bildiği aklından beş karış yukarıda methiyeler düzer, oynar, bozar, çıkar, adam akıllı bir savrulur, sonra kalır gecenin dizlerine, hafif ağlamaklı, belki de şapşal, dem vurdurmadan hissettiklerine, keyfini sürer büyük hazzının, ne hissettiği başka çemberin içinde.



Gereksiz onca kelime ben de biliyorum, ne kadar dolansam da çevresinde, anlatamayacağım başından belli paragrafın, kimin umurundaki bunca safsata, biri çıksa benim umurumda dese, bir mumda onun için yakacağım, üfleyeceğim geceye.



Kalır mı geriye; ne ben, ne sen, ne de gece, güzel uykuların savunmasız rüyaları konaklar belki, belki uykusuzluğun sancılı geceleri, kim için, ne içindi, onca hal bilmez, söz dinlemez gavur zamanlar, belki de bilinen hep aynı yalnızlık da, biz başka gecelerde…



Demişimdir de, hep en kolayıdır başkalarına söylenen sözler, kendine gelince basmayan kafaların, ruh tutarsızlıklarının, salınan gecelerin, belki de onca küçük beklentilerin bütününe çarpar, kalır bir süre, çıkmak istediğinden ya da istemediğinden değildir bu ruhsal sıkıntısı, bunu böyle yaşamayı bir zaman önce seçmesiyle ilişkilidir, acısına katık, gecesine konuk, tenine sıcaklıktır, varsın gerisi katlanabildiği kadarında kalsın, katlanamadığında, sesi çıkmadan karışır kalabalığa, onlarla birlikte sonsuza,


Neler geçmedi ki, bu da geçer, yeter ki sen iste.



eyvallah!

16.10.2008

Çimler yeni biçilmiş gibi, keskin taze kokuyor her yer.

Canı yanmış tazelik...

Acırken mi güzeli bulur her şey?

Yoksa uyduruyor muyum gene?



Sana da olur mu?

Yüzerken, dünyadan uzaklaşıyor muşsun hissine kapılır mısın?

Bana hep olur da...

Benimki merak sadece, gerisi hep aynı konuya çıkıyor, ziyanlık hayatlar.



13.10.2008



*

Unutuyorum, unutmuyorum da; unutmayı yeğliyorum. Beynimin içinde unutma kapanları, uğraştırmayacak titizlikte, hatırlamamak adına yaşananları belirleyip, kapıyor.


Bazı zamansa kapanlarıma söz geçiremiyorum, tekrar tekrar çıkarmaktan hoşnut olacaklarımı da kapıyor, kalıyorum ironisiz, yalın ayak.


Uzun, uzadıya anlat isterdim, iri kahvelerime baka, çıka; bata, çıka dolansın dilin dilime isterdim, anlatırken. Telaşsız, sakin, kendinden emin, anlat isterdim. Kendi paylarımı daha ağzından çıkmadan kapardım peşinen, ödemeleri taksit, taksit yapardım. Farkına varmazdın bile, hiç çaktırmadan biterdi alacaklar.


Uzun, uzadıya anlat sadece; beni konuşturmadan, katıl kalabalığıma, ben konuşmaya başlarsam ki hele de konu bensem, tıkanıyor dehlizlerim. Soluksuz kalıyorum, tıkanıyorum köşe başlarımda.


Sen anlat, ben gelirim usulca peşinden....


Az uzağımda iki yaşlı kadın, yüklendikleri yılları atıyorlar sanki denize; daha genççesi umarsız lakin meraklı dinlemelerde, parmak uçlarında tükürüğüne karışmış, çekirdeğin tuzu; salınıyorlar yıllara, yıllar onlara.


Aklımda bir tek çekirdeğin tadı; olmadığınca yakınım hayata, yitip giden yıllarına; beklenmeyen misafirin ürkmüş rahatsızlığı sadece...


Akik yüzüğümle oynuyorum, Avucumun içi terime karışmış, kına kokusu sanki biraz ahulu; kim bilir kimin mutluluğuna vurulan damgaydı, avuç içlerinde mutlu, mesut taşıdığımız. Demiştim ya koku yakalar beni sinsice, atar karşı kıyıya....


kamburumu çıkarmışım, elim çenemin altında, sırtımda güneşin sıcaklığı, yüzümde rüzgarın serinliği, saatler geçiyor, sırtımı neden dayamadığımı düşünüyorum, kamburumu çıkarıp oturmak, denizi dinlemek, böylesi daha mı güvenli, her ne varsa?


Belki de kendini bırakıvermekten korkar, kayıtsız kalmaktan, savunmasız duruşundan....




8.10.2008



*


Kara sularımdasın, demirledin yahut karaya oturdun.


Ansızın kapanan hüznüm mü çekiyor, yoksa ansızın yaşadığım çocuksuluğum mu? Neyin adı konabilmiş ki? Olan, oluyor hep bir yerlerde; sade, kıpırtısız; beklentisizliği ise en baş döndürücü yanı oluveriyor ansızın. Bir o kadar da meraklı ve gereksiz....


Okuduğum kitaplardan, izlediğim filmlerden kurtulamadığım gibi kurtulamıyorum senden. Kurtuluşu arayıp, aramadığımsa muallakta.


Kurtulmak isteyen kim, sularına demirleyen savaş gemisi istikrarı gösteriyorum; savunmaya ve saldırıya açık ve aniden bitiveren sigaranın, küllükte uzanan anlamsız yatışı gibi. Bütün hisler siperde, içine çekilmeye bekler gibi....


Nasıl benzetmeler bunlar, güldürme beni.


Eğleniyoruz işte, kime ne zararım var. Noktasını bekleyen sabırsız bir cümle olup, çıkıveriyorum bazı zaman; kime ne zararım dokunuyor ki? İmla denetimi hep açık; koyup, koymayacağın ise yazarın sabırsızlığına ya da ruh haliyle örtüşemeyecek kadar sabit kurallar silsilesi üç nokta


neyse saçma sapan bir yoksunluk; gelip, geçeceğini hep bilip de bilmemezlikten gelme durumları baş gösteriyor, umursamıyoruz ya da öyle görünmek şimdilerde hep işimize geleni... biz gelmeyenleri hep seviyoruz.


Bekleyecek biri olması hep iyi geliyor, umut aşılıyor, yoksa hayat devam edip, gidiyor; ne sana, ne de bana bakıyor değil mi okuyucu.










*

S/68 “ hem o çoktan hazır, anasının kızı rollerine”


Rahatsız edici bir his sadece, tuhaf olanıysa hangi halin kadını olursa olsun ( içten gelen anne düzenini sürükleme psikolojisi belki de...) ben bunu yaptım diyebilmesidir kendisine. Bunu yaptığımı biliyorum. Hele ki adamın önlenemez etkisine kapıldıysam, güdülerimin önlenemez sarhoşluğuna esir edebiliyorum kendimi.


O kadar tuhaf ki; sanki evinde yerini değiştirdiğim her hangi bir şeyle, hayatına bir çizik atıyormuşum gibi saçma bir aidiyet de olabilirdi bu, üzerinde çok düşünülmeden, sabah kahvaltısında akla gelen sıralı cümleler dökümü sadece, oysa biliyorum ki gömleklerini ütülemekten aldığım keyif anlatılamaz bir şeydi. Süper değil mi?


Sorumlulukların en minimal hallerinin önlenemez keyfi, bir diğerinin gömleğinin ütüsünde bile...


(...) Gerginliği sabahın köründen devam eden bir adamın, karşısına çıkan o muhteşem kadınla, kahvaltı masasında ne yapacağını bilemeyip, çayını tokuşturmak istemesi (...) Ya Rab; nasıl bir salaklık halidir, kendimi görüyorum her defasında...


Çok konuşulan bir masanın, sessiz misafiriyseniz içiniz hiç susmuyor demektir. Bir de payınıza o tuhaf, esrikli duygu hali düşmüş ise değmeyin keyfinize; uzak diyarların, kendine geveze zamanları, varsın karşındaki “ne düşünüyor ki bu şimdi” desin, sen içini susturamamanın derdinde, tuhaf yalnızlığına gömülürsün.


Kim için önemlidir ki bu?


Esrikli ruh halim, utanmıyor musun hiç bu halinden?




6.10.2008



En kötüsü ne biliyor musun?

Emin olur ya insan bazı zaman, hem de o kadar emindir ki - ne gerek varsa bu ego tantanasına-.
Karşındakinden öyle bir cevap alırsın ki,
Kaldığın yerde, yüzyıllar bitmiştir; bir nefes daha alamadan, çırılçıplak üstelik de afallayan meşin bir futbol topuna dönüşmüşsündür; kim tekmeleyecekse kaderine razı.

Az önce o kadar emindin ki kendinden; çırılçıplak kalma hissi; donduruverir gurur nehrini, salak bir şey olursun işte.
Çerezlik.
Hahaah!

Hiç beklenmedik kız diyalogları sonucunda, kendinden emin adamın günlüğünden...

Erkeğin aldığı şekil o kadar güzeldir ki, sanırsın kasabaya panayır kurulmuş.


“Her zamankinden daha uzun bir süre uyuyacağım. Buna sonsuzluk deyin."



Elini, yüzünü yıkamak için yatağından kalkmak, sabah sıradanlığının ilk belirtisi gibi geliyordu. Kırlangıçların göçmen belgelerini kanatlarından almak istedim; yazları uyanmak kırlangıçlar yüzünden daha bir keyifliydi sanki ya da daha bir anlamlı.


Biraz daha sevgi katıyordu coşkuları sabahıma, sıcak güneşin aydınlığı kendisinden önce vururdu cama, beyaza yakın krem renkli güneşliğin aydınlığı doluşmuş bir oda dolusu huzur... Şimdi nasıl bırakılıp da gidilir. Doğmak isteyip, istemediği sorulmayan insanın, bir çekmece dolusu ölüm alternatifi, özgür kılıyor ruhu.


Kim ne isterse düşünsün,

biraz daha uzak olmadıkça her şeyden, kendine yakınlaşamıyor insan.


Bütün ilkel güzellikler değil mi, önce baktırıp methiyeler düzdüren; sonra keşfedilip, imha edilen. Herkesin bildiği bir şeyler var, en az unuttuğu kadar. Herkes bu kadar sığ bir suda boğulamaz, en azından bir kaçı var, bilip de bilmemezlikten gelen.


Oysa görünmeyen kılıcı vardı, sırasını bekleyen insanları görünmez kılıcıyla doğrayıp, özgürlüklerine kavuşturuyordu. Yığınla yıkım diyordu insanoğlu, korkuyordu özgürleşmekten, yığınlarca yıkıma adandı tüm bedenler, özgürlüklerine ulaşırken. Kaçıp, kurtulduğunu sanan küçük beyinli ziyanlar; tek, tek yakalanıp avlanacaklar ve bunun korkusuyla bir ömür yaşayacaklardı.



Şimdi uyandım, gördüğüm rüyaları ezip, geçiyorum. Kırlangıçların çırpınışları göz kapaklarımın ardında, yıkıyorum yüzümü.

Merhaba dünya, yine uyandım değil mi?

Tüh.




1.10.2008


.



Olur bazen


Sonlar, kendi saçmalıklarına dönüşmek için vardır. Başında olanlara bakmaya mecalin kalmadan, rüzgârın tuhaf sersemliği, seni bir oraya, bir buraya uçurmaya çoktan başlamıştır. “Ne yapalım, uçalım bari” diyebilmekse; elindeki kelimelerle kurulabilecek, en anlamlı cümledir.



Olur bazen


Yalnız hissettiğinde ara beni, gelirim. Yalnız, yalnız dertleşiriz; yalnızlığımızdan, kalabalıklar çalar, sonra yine yalnızlaşırız. Sonra ışıklar söner, karanlık içine çeker; gözlerin feri, kırık bir abajura dönüşür…



Olur bazen


Boşuna koştuğunu sanırsın ardından; durduğunda, hayat yine senden önce davranmıştır. Ah ulan dersin ben bu hayatın taa…



Olur bazen


Ellemeyiniz…



Olur bazen


Hayat kimileri için daha zor geçer, kimileri için ön koltuğa ayrılmış gazi şıklığında oysa, kimileri içinse sadece geçer, olması gerektiğinden, imkanlar dahilinin toplamı neyi verirse artık.Bitmesine yakın korkar mı insan? Tuhaf… Ne korkusu, büyük bir şölen olmalı… Heyecanlı…



Olur bazen


Olabildiğince zerresin hayatın içinde, olabildiğince küçük belki de, her neyse; sürüklendiğini sanırsın, tırnak aralarında deriler; tutunduğunu sanmıştın oysa, tutunulmayacak ne varsa tırnaklamışsın bilmeden, intikam alırcasına…


Olur bazen


Kiraz mevsiminin kısalığındandır, istediklerinin, bir diğerini ilgilendirmeyişi…


Olur bazen


Ardını döndüğünde tuzu kalır, sonra posası, sonrasında kazımak için bir spatula; gerisi tamamen senin el becerin…



Neyse, olur bazen; çok düşünmemeli.


Nokta