28.11.2008



*


Bilmem ki;
Seni mi arıyordu gece…



Yahut;
Derdi neydi de, çıkamadığında saldırıyordu gündüze.



Bilinmez ki…
Neyi bilebilmişiz şimdiye kadar da geceyi bilmek ne haddimize!



Pamuk ellerimde neyin sertliği acıtıyor ki, yüzüme her değdiğimde, çok da düşünmemeli değil mi? Olanlar oluyor, bir şekilde üstesinden geliyor insan işte, yöntemler hep kişisel, hep bir dahakini aratmayacak incelikler, nerden tutulur ki; iki yakasından mı? Sanmam. Yoksa çözülürdü şimdiye her şey.




Uzadıkça uzuyor gölgem; inan mevsimsel.
Uzadığım yok, kısaldığımda. Bildiğin aynı buçukluk bedende fersahlar, girmekse derinine, sana kalıyor.



Bir adım uzağımda üç beş dost, kendi halinde, beklentili ve manidar. Kendince bütün hayatlar, seçim senin işte, kocaman bir hayatın, anlık bitişi gibi, nasıl anlamlandırdığın hep kendince kazanımlar.




Gerisi, çok fazla be kovuk! İnan çok fazla…



...

23.11.2008


bir nevi sayıklamalardan;



Unutamıyor(um) gibi,


geçmişin karanlığı aralandığında ki pastellik az da olsa bir nebze serinlik veriyordu yüreklerimize. Tek, tek bakıldığında sıradandık, birlikte çıkıyorduk belki harcıalemimizden; o yorgundu, ben ise ondan daha yorgun, hayata yenik savaşçılardık belki de, belki de sarmak içindi yaralarımızı, sararken anatomik hastalıklarımıza dem vurup, ruhsallığımızın boyutlarına şaşırıyorduk, bilebilir miydik bunu; bilemezdik. En azından bildiğimiz bir şeyin olması, biraz olsun iyi gelebiliyordu. Bilmesek dahi bunu bilmek, nasıl da hayata karşı güçlü kılıyordu insanı.



Nasıl güzel saçmalıyordum, her defasında. Anlamaya çalışmaktan başlıyordu bu, anlamaya çalışmaya başlamakla, saçmalamaya başlamak aynı yolun başıydı esasen. Esasen özlüyordum, metamorfoza uğratılmış bu kelime, nasıl telaffuz edilirse edilsin bence anlamı yitmiyordu.



Özlediğim bir şeyler vardı, adını koyamadığım, artık ad aramaktan sıkıldığım; bilip de söylemediğim tuhaf bir hoşnutluk sadece. Tuhaftı lakin güzel. Bunun haricinde başka hiçbir materyale ihtiyaç duyulmadan, başına iş çıkarmanın en yalın haliydi, bazı sonuçları kendince yaşadığın rezillik ve kepazeliklerle sonlansa da, bunu tek başına yaşamış olmanın haklı gururu da arabanın camından başını uzatıp, nefes alabilmek kadar kendinceydi ve iyi geliyordu bünyeye.



Ne yapıyorsun geceleri?

Hiç, “sayıklıyorum” sadece.




22.11.2008



Güzel olanı, tanıdık olmasıydı esasen; başlangıçlar için yorulmayacağın türden konuşmalar, benzer yaşanılanların yerini, benzer kırgınlıklara bırakmışlığın acı tecrübeleri vardı gülüşlerinde, bir de kelimeler arasında ansızın beliriveren güvensizlik... Neler olduğu, neler yaşandığıyla ilgilenmiyordum, izlerinin üzerinden geçmek de değildi niyet, onunla ilgiliydi hislerim ve tek kişilikti yine sonlar; ve sonlanmışlıkların buruk tadı hep geliyordu damağıma, ve nihayetinde belki de yaşanmayacak onca şeyin, çaresizce korkusuydu; yaşadıklarım orta yere saçılmış, aralarından toparlayabildiklerimi kaçırıp, saklıyordum, kendimce en derinime...


O ise sanki hep kaçak...



uzun zaman geçmiş gibi
pencereden sızan rüzgarın
perdeyi havalandırması gibi
belki de hiç bilemediğim
onlarca hayat gibi
belki de olması gerektiği gibi
belki de yukarıya umutla bakarak
dua etmek gibi
belki de hiç diyemediğimi
yaşamak gibi
belki de susmak gibi
belki de yürürken
ansızın durmak gibi
belki de beklemek gibi
belki de anlayamadım derken
anlamış olmanı istemek gibi
belki de çayın demini alması gibi
belki de hiç olmamış gibi
belki de karanlığın varlığı gibi
hep bir yanımız



belki de istediklerini hep beklettiğin gibi
geçip gidiyordu hayat
bakmadan
usulca, açık pencereden kaçar gibi.


Şimdi çıkıp kapıdan,
geçmişe vurmaktansa kendimi; ne yapacağımı bilemeden oturup, zamanın geçmesini beklemek daha anlamlı gibi. Aldığım kararlara yenilerini eklemek ve bazılarını uygulamaya başlamak gibi sancılı zamanlardı; gökten melekler indi...


Alabildiğine çiçek doluyor içime, sayfaları aşınmış bir kitabın hala güzel kokabilmesi gibiydi hayat, avcumda bildiğim kokuyla, güvenle adımlamak gibiydi hayatı, aklımdan geçenlere yenik düşmek gibiydi de, çıkamadığımda, tutan elin senin elin olmasını istemek kadar da içtendi; hatta mükemmeldi; yaşayamadıklarımdı, olsundu, yaşanması beklenmiş şeyler değildi bunlar, olasılığa metelik atmaktı belki, belki de hiçbiri. yer gök inliyor gibi acıdan, birazdan dökecek gibi yaşlarını bulutlar, birazdan sele kapılacakmışım da bulacakmışım gibi kaynağımı, ama hep birazdan.


İçim harp alanı, yenik çıktığım savaşların ganimetlerine üşüşmüş kuzgunlar, ben bir köşede garip, esen rüzgarla, tozum havaya karışacak gibi; hayatın zorlama dayatmalarını kabullenip görünüp de, istediğim bu derken; boyuneğişimi kabul edemiyor gibi; öğreneceğim birşey olmadığını bilip de ilk defa öğreniyormuşcasına heyecanlı gibi; sonuma kadar böyle uzatabileceğimi biliyor gibiydi; sırasını beklemeden geldiler, aldılar ve gittiler;



şimdi
sen, ben ve kedi olamadığımız hayatların içinde birer figuran, rolleri kapışır gibi...



Az ötem yine sana doğuyor;
ben hep, bekler gibi...
Ve bir gün;
hepsi olacakmış gibiydi hayat,
ve öyle güzeldi ki,
geçti gitti...


Ne güzel geliyor bazen insana bu hayat,
hiç içinden çıkmak istemez gibi.
gelmeni
bekler
gibi
nokta






21.11.2008


*


Kaçıyor alacası

Karanlığı ıssızlaşmış, sokakların.

Belli belirsiz bir gece;

ağlıyor belki de, tuzu üzerinde kupkuru…

Dökülür mü yıldızları?


Günlüğümde kirlenmiş bir sayfa, ardı borç listesi, uzamış, gitmiş; kaçıncıya biten taksit,

aşk dökümü faturada, boylu boyunca, hep pişman…


Sırasıyla kayboluyor;

ürkekliğimden başlamış önce;

İç yerlerim sana emanet gibi;

hisliğim küçüklükten kalma anne sevgisi; sarmalıyor.

Acır mıyım kollarında, soramıyor.



*


Göğün üstü bir adam;

Kararlı,hisli lakin hafif kavruk

Göğün altı bir kadın;

Açmış kollarını

Ceplerinde, bir otuzluk ömür…

Hiç yaşayamamış.



*


Ağır adımların, seyrek izleri;

Çürür mü bu manzara da,

yokluğumda.

Daha iki günün hesabını çıkaramadan,

konakladın

sıcağımda


Üşüme sen,

Bu soyunduğum

çocukluğum.


*


Buruk tat;


Islık çalan

sigaranın dumanı

Bir nefes, bir nefes daha


Neden ayaz olur ki, yoksunluklar;

Neden yoksun ki ayazımda…



Aruza ölçü olamayan ciğerlerim ve senin için bu gece bütün yolculuklar...

18.11.2008

*


Saatin bu saat olduğuna inanmak istemiyorum hepsi bu; vapur yanaştıktan sonra kalabalığı dağıtmaktı oysa; gerisi geçip giden arabaları saymak üst geçitten; karşılıksız bir aşkın tahsilini tefeciye vermekse layığını bulmak olurdu diğerlerince; ayakta gömülmek isteyen daha kaç kişi bulabilirsin ki; feyspuka bir sormak gerek, olmadı eğitim hep şart.



“Önemli olan, yaşadığınız şeyle yüzleşmek, onu anlamlandırabilmektir.” demiş. “Lan daha ne yaşadın ki, ne yüzleşmesi” de cevabına karşılık gelecek diğer bir saçmasapiyens cevaplarından bir diğeriydi.



Şimdi yatık bir sinek var ekranımda, ne zaman ölüyor bu canlılar, kışın olma ihtimali, sineksiz bir hayat için çekilebilirdi, yoksa güneşi seviyorduk, karpuzun üzerine konan sinek hariç; diğerleriyle birlikte küreselce kanımızın ısınması bile çekilebilir geliyordu, yeter ki buzulların üzerinde kalan o son foku göstertmesinde, profesyonel doğa fotoğrafçıları, çok üzülüyoruz. Çok. Bildiğin üzülmeler değil bu bahsettiklerim, bilmediğin üzülmeler bunlar, o yüzden buraları okuma sen.




Daha da şaşırtıcısı bilgelerin ışığında ısınıyordu dünya, bilgeleri öldürdüğünde kurtulacaktı ısınmasından, bunun için tutulmuş kiralık bilge avcıları, burunlarının diplerindeki bilgeleri göremiyordu, dünya ısındıkça, ısınıyor, foklar buldukları yüzen buz parçalarına atlayıp, pozlar veriyor, sanatçılar kazanıyor, dergiler kazanıyor, sera gazları daha da tütüyordu.




Sana da iyi geceler bebeğim, bu yazımızın da sonuna gelmeden önce; üç kuluf bi elham; mışıl rüyalardan, rüyalar, rüyalarında dahi ayıp şeyler görecek olursan, sakın bakma, kapa gözlerini, uyuyormuş gibi yap; şimdi dağılın.





bapbapbap beni vurdular, ama bir yanım... hangi yanın güzelim? Sol yanım Şili.





edit; ariel okuyun zira verdana olmuş ilk giriş ariel yatık, unutma!

Zor oluyor bazı, bazı zor işte daha ne olsun ki; bu kadar bitti.




Sadece akıllı insanlar vardır, sadece o akıllı insanlar ile dominolar yapar, ortalarından çatlatırsın tekmeyi en ciğerlerine, domino taşları gibi devrile, devrile; tökezleyerek düşerler, gülersin; akıllı insanlar bunun için vardır; yüksek binalarda, uzun topukları ve uçuşan kravatları olur bu tip insanlar, ne düşünür, ne eder bilmeyiz, saçları sarıya çalık boyalı kızlarımıza, karamel kokan saç telli diğer kızlarımız karışır, boyası parlayan pabuçlarına, bisinisın dışına çıkınca uçuşan kravatları olan adamlar eşlik eder; çok mutludur ve de çok akıllıdır bu insanlarımız, iyi ki vardırlar, bizim yerimize pek çok şeyi hallederler, yüce kapitalin, büyük binalarında bulunurlar, domino taşları gibidirler.




Boş vakitleri dahi yoktur, iş çıkışı akşam kahvelerine, oradan spora, olmadı kuaföre giderler; olmadı doktor olurlar, topluma yararlı olurlar, doktor mesela; doktor bey dersin, acıklı gözlerinden çaresizliğin damlar, o akıllı adam ne buyurursa teşhisin o olur; gerisi o iğrenç koku; akıllı adamlar kendilerini mahkum edecek hep bir şeyler bulup ve yaptıkları her boku bize mal ederler; sonra da ölürler, akıllı, akılsız ne kadar insan varsa ölür bu hayat dediğimiz yerde, hiç çok yaşayan olmamıştır; bi Necati ağabey vardı misal, yüz otuz yaşına kadar yaşamış, zaten seksenden sonrasını kendisi de hatırlamamış, ama yaşamış işte.




Asla tanışmak istemeyecekleri insanlar olur böyle akıllı dominoların, en akıllıları çıkıp da o bizim gibi akıllı dediğinde, diğer akıllılar da onun daha akıllı olduğunu bildiklerinden, vay be bu domino da bizdenmiş deyip, onu da uçuşan kravatlar, yüksek topuklar gurubuna alırlar, en akıllıları yalan söylemeyeyim sana, lanet olasıca nefes alabilen bir yaratık, aynı havayı soluyoruz, lakin kendisi çoğunluğun uçuk mavi gömlek giyen bölgesinden geliyor, dünyanın banliyösünden bizler geliyoruz, belki de değil işte, salak salak insanlar işte…






17.11.2008

*

Kaçar gibi; senden, ötenden, berinden, güzellerinden; sayfalar dolusu kaçmak gibi şimdi her satır; göz bebeklerime değen her neme yön veriiyor sanki kelimeler; kitap,yastık üssü; menzilinde, ben; satır aralarım sen…



Tutunmak istiyor belki de kadın, şimdiye dair bilebildiği tek şeyi bu gibi; bırakırken kendisini, tutan eli hissetmek istiyor; kadifenin kozasında sanki ipeği; lakin nafile dokunuşlar, belki de iç çekişler; yumuşaklığında, olmadığınca sarı ışığın…




Yakıştıramıyor belki de adama; olmayacağı baştan belli anlaşmanın, huzursuz taraflığını da üstlenmiyor kadın; olduğunca kilitli istekleri, anahtarı yakamozun pırıltısında yüzyıllardır kayıp antik şehir; adamın o içtenlikleri, ilk anlatışım dediği özel yerleri değiyor bildiklerine ya da yaşanmışlık kokan her şeye; adama yakıştıramıyor kadın, elinin sıcaklığını, tutamıyor eliyle; o istediği kadınlar gibi değil belki de kadın ya da ne istediğini biliyor mu adam? Eskinin bin pişmanlığı belki, belki de söylemesi hep en kolay olan miş li geçmişlerin, şimdiki zamanına yenik düşen birinci tekil yalnızlığı kadında ya da hep aynı tek düzelik; düşünceli, buruk, hafif acı kabullenir görünüp de olması gerekenin payıyla mutlu olabileni…



Kadın biliyor çünkü; hayat usulca akıp geçiyor , bulduğu her aralıktan, kaçarcasına uzaklaşırken, zorlamıyor artık kadın, ne hayatı ne de kendisini; ne yaparsan yap, ne istersen iste; kanata, acıta, güldüre, avazı çıktığınca geçip, gidiyor; değişen tek şey belki de hücreler diyor, gülümsüyor...



Kadının içinde yaşattığı; umursamak ya da umursamamakta değil, yoksunluğu karşısında duyduğu eski acıları da unutmuş gibi kadın, neyin ne olduğunu düşünmeden, yaşamak gibi hayatı diyebiliyor cılız bir sesle, sadece kabullenebilmekte iş diyor; susuyor.



Çıkamadığında içindeki merdivenleri, aralık gibi duran orta da ki basamakta soluklandığında, ciğerini tutuştururken soluğuyla; acıtarak veriyor nefesini; bundan sonra konuşsam ne olacak ki diyor kadın. Konuşsam neye yarar...



Hiçbir şey anlatmak istemiyor artık kadın, olanla yetiniyor; yetinebilmek belki de buydu diyor içinden, adama dair hiçbir merakı da yok kadının; adam ufak coşkularına yenik düşüp de anlatırsa bir şeyler dinliyor gibi yapıp, susuyor, en fazla yaptığı ise biraz gülümsemek; oysa nefesi her değdiğinde yüzüme, diye başlıyor kadın; soluğu dolaşıyordu damarlarımda, içerilerimde, ciğerlerimde, yetebilmek bugünlerde bunun gibi bir şeydi diyor; gerisi, hep biraz fazla…




vazgeçmişliğin arifesindeymiş, şimdi düşüşler...



.



14.11.2008





94 ve 99 yılları arası neredeydin? Bilmiyorum sorgum bey, inanın bilmiyorum, en güzellerimdi, size ne ki bundan? Suçluysam, suçluyum lakin en güzellerimdi…. Hain yıllar mıydı zira bilmiyordum, tek söyleyebileceğim, güzel olduğuydu. Şimdi değişen neydi diye soruyor. O yılları en azından biliyor olmam, işte buydu şimdiyi değiştiren, mevcudiyetimiz ambulans arkasına yazılmamıştı belki, belki de yaşanmamıştı; tek bildiğim, güzel olduğuydu; bir takvim yaprağına çarpı konması gibi değil; hiç yaşanılmamış kadar güzel olmasıydı…




Ve sen;

arıyorsun.


Beni

daha denizli bir bahçeye çıkarıyorlar.

Uzakta

Dalgalar

Uzağım köpük

Tuz



Sen

gülüyorsun

Güneşe ısınıyorum



Hank okumamış gibi diyorum insanlar

Lakin Tr anlamsızlıktan hükümlü



Jeff geçiyor, uygun adım; ağır aksak biraz yorgun belki de

Sevişmiyoruz, sevişemedik ki hiç…



Sen

geliyorsun

el sallıyorum.

Sen

gidiyorsun.

Beni en geniş hücreye alıyorlar.

Duvarları oyalı, yazmalı

Belki de olamadığınca çiçekli her bir yer



Sen

içine dönüyorsun

Ben

saygı duruşunda


Sancağım

Göndere en yükseğe


Şimdi

Ne mutlu insana...




11.11.2008







Bazı zaman perişan eder akıl kendini; bilincinle ortak adımladığını düşündüğün ne varsa unutmak adına; günü geldiğinde adımladığın yolların tekrar aynı yere yönlendiğini geç fark edersin; akıl ziyanlığıdır bu, bilincin kurduğu tuzaklar belki de…



Uzaklaştığını düşünürken, kucağında; ıpıslak, savunmasız, bir sonraki hançeri bekleyen mağduru oynarsın, şartlar bunu gerektirirken, roller sen yokken dağıtılmıştır; uzun, uzadıya kucağında savunmasız, öylece masum, terk edilmiş belki de… Kim bilebilir ki hikaye nasıl biter bu yollarda…



Kızmalarım, alttan almalarım, önemi yokmuş gibi davranmalarım, her davranışın psikolojik bir açıklamayla şenlendirilmesi, lakin en son ihtiyacımız olan şey ise ruhsal halimizi, bilimsel dayanıklılık testlerinden geçirip, efor sarf ettirmek. Sonradan işin içinden çıkamazlık seyrediyordu oysa otuzlarını keyfince sürecek, her halini sevecekti. Gelip, görünce, yenilince, kendisiyle olan travma tik durumlarından çıkamadı.



O ise baştan belirlemişti kulvarını, taraflar ne kadar işlerine gelirse yahut yürütebilirse, gerisi her iki tarafında içsel kalabalıklarını nasıl yalnızlaştırdığımızla ilintiliydi, yöntemler hep farklıydı.



İçinde yaşayan ben dahi bir tarafında değildik dünya ile, dünyanın bu konu hakkında hiçbir alıp veremediğinin olduğunu düşünmüyordum. Esasen konu benimle de ilgisiz gibi görünse de ben içten içe kucağına düşme ya da labirentte kaybolan bir farenin acizliğinden her şeye kabul diyebilecek durumdaydım. Vah halime, ay içler acısı mıdır, nedir?



Lakin seviyordu beni, kendi deyimiyle; bendeki duygusal karışımın kimyası değişik dahi olsa, yabana atamayacağımız türden bir güzellik nüfus etmişti ruhuna, nasıl sevilmeyecekti ki bu ruhu taşıyan o adam, seviyordum ki; hatta çok diye de nitelendirmek yanında duran büyük boy patates cipsi gibiydi.



Hakket kendimi sever gibi seviyorum onu, çok özel çünkü, şimdilerde yer değiştirme olasılığı yükseklerde dahi olsa, içimizde bir yerlerde o peynir kırıntıları hep kalacak, ben aynı labirentte oldukça, fıs fıs gelirim ki…. Hahahha salak fare.



Salak, salak…



Negzel bir şeydi oysa sevmek, sevilmek, çikolata renkli sanatçıların şarkı sözlerinden çıkma gibiydi, o adamın mavi takım elbisesini hiç sevmezdim, üç isimli adam, nebçim de sakalları vardı, yamuk yamuk konuşurdu mikrofona; neyse seviyorduk birinci tekilin az yenmiş dili geçmişindeki ilk çoğulu gibi.



Sağlıcakla efem.






10.11.2008

Sayın Can Dundar,

Ben Bilkent Universitesi Bilgisayar Muhendisliği bolumunde yuksek lisans
yapmakta olan bir oğrenciyim. Adım Ateş Akaydın.

Ataturk ille ilgili yaptığınız belgeseli uzulerek soyluyorum hic
beğenmedim. Ozetle belgeselde rahatsiz oldugum konular şunlar:

Oncelikle, Vahdettin'in Ataturku bilinci olarak vatani kurtarmasi icin
Samsun'a gonderdiği konusundaki iddia halen tartışılan,temelsiz ve acık
soyleyim Fethullah taraftarları ve Osmanli sevdalilari tarafindan sIklikla
dile getirilen bir goruştur. Boyle bir konuya belgeselinizin son derece
taraflı yaklaşması kanimca cok uzucudur. Bilakis Vahdettin Ataturk icin
tutuklama ve idam karari cıkartılmasına on ayak olmuş biridir.

Ikinci olarak, Mustafa Kemal'i Ataturk yapan ve en buyuk savaşlardan biri
Canakkale savaşına son derece az yer verilirken, Ataturk'un ozel hayatina,
ozellikle Madame Corinne'e yazdiği mektuplara gereksiz derecede cok yer
verilmistir.

Belgeselinizde Ataturk'un yuksek idealleri ve amaclari etrafinda
sekillenmek yerine, Ataturk'un aldigi - ve kanimca alinmasi Cumhuriyetimiz
icin hayati zorunluluk teskil eden - kimi kararları Ataturk'un kişiliğine
zarar verecek şekilde kullanmanız kabul edilemez. Ozellikle Ataturk'un
Ankara Meclisinin acılması sırasında takiyye yaptiğini ima eder şekildeki
aciklamalariniz, Ataturk;un Lenin kozunu oynadiğini dile getirirken
ustune vura vura ;musluman ve komunist yoldaşlarım; şeklinde
ifadelerin gectiği gazete kupurlerine ozellikle yer vermeniz, uslup
acisindan cok uzucudur ve kullandiginiz ifadeler de Ataturk'umuzu dinsiz
bir komunist gibi gostermektedir. Bu olaylar ile ilgili gercekler,
maksatlar ve yontemler ayirt edilebilir şekilde ve duzgun bir uslup ile
sunulabilirdi ama siz bundan gordugum kadariyla kacinmissiniz.

Ataturk'un not defterindeki, kendisinin iktidara gelmesi halinde bir darbe
ile ve zorla sistemi baştan aşagıya değiştirecegi konusundaki ifadelerin
pek cok kere vurgulanmiş olmasi,Terakkiperve r Cumhuriyet Fırkasının
liderleri ve silah arkadasları nı idama gondermiş olması ya da onları
bastırmış olması, Mussolini'nin ressamina bir portresini yaptırmıs
olmasına ve ressamin yorumlarina ozellikle yer verilmesi ve Avrupada kimi
gazeteler tarafından bir diktator olarak nitelendirilmesine ozellikle yer
verilmis olması bence Ataturk'un kişiliğine hakarettir. Yine ayni
donemdeki gazeteler Ataturk'un dunya tarihinde bin yilda bir gorulen bir
dahi oldugunu beyan etmektedir. Ve sizin calismaniz, Ataturk'un butun
dunyanin kabul ettigi bir dahi ve gercek bir lider oldugunu adeta saklamak
ister bicimde secilmis gazete kupurleriyle doludur. Bunlar Ataturkumuzu
sanki bir diktator gibi gostermektedir! Size soruyorum sayin Dundar siz
Şeriatla ve Faşizmle yonetilen bir ulkede Cumhuriyeti getirmeyi başaran,
kadınları sosyal hayata katan, nerdeyse hic okuma yazma bilmeyen bir halkı
10 sene gibi kısa bir surede okuma yazma bilir hale getiren kac tane
diktator gordunuz? Medeniyet icin gerekli yol ve yordamları lutfen
diktatorlukle karistirmayiniz. Siz Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının
irticai faliyetlerinden bahsettiniz mi? Kubilay olayindan ve Ataturke
gonlunu vermis diger kemalistlerden bahsettiniz mi? Gercekten bir
diktatorluk ve faşizm ornegi gormek istiyorsaniz lutfen bir İran'a bakin
bir Misir'a bakin, Afganistan'a, Pakistan'a bakin. Ve hatta hatta
ozellikle AKP iktidariyla birlikte son donem Turkiye'sine bakin.

Hele hele Turkiyemizde Ergenekon gibi eşi kara carşaflı ve kendisi imam
hatipli olan ve adı yolsuzluklara bulaşmış bir savcının yonettiği bir dava
varken, Ataturkcu dusunce derneginin uyeleri, profesorler, emekli
komutanlar, Cumhuriyet gazetesi yazarlari, Cumhuriyet mitinglerini
organize edenler, Cumhuriyetle yaşit olan insanlar ve halkin
bilinclenmesine gercekten yardım eden insanlar haklarindaki suclama bile
netlik kazanmadan ve onlara bildirilmeden tutuklanirken, ceza evlerinde
olume terkedilirken ve DARBECILIKLE suclanirken, sizin cikip da Ataturk'e
DARBECI demeniz igrenc ve acıklı bir benzetme olsa gerek!

Turkiye'nin her gun PKK teroru yuzunden sehit verdigi gunumuzde, ulke ic
savaşın ve bolunmenin eşiğine gelmişken, o kadar sacmalıkla doldurdugunuz
belgeselinizin arasında sanki cok gerek varmiş gibi 'Ataturk de Kurtlere
Ozerklik verilmesi ile ilgili konusmustu' gibi ifadeler kullaniyor olmaniz
yangina benzinle gitmek demek degil de nedir sayin Dundar? Sizin
belgeseliniz vizyona girdigi sırada farkındamısınız ki mecliste DTPliler
guzelim ulkemi 25 parcaya bolebilmek icin uğraşmaktaydı?

Ataturk'un gunde bir şişe raki bitiren, sarhoş ve yalniz bir adam olarak
nitelenmiş olması ve devletin onemli meselelerinin tartisildigi ve
Cumhuriyetin coşkusunun yaşandığı Ataturk'un sofrasinin bayagi ve sıkıcı
olarak gosterilmesi de ayrı bir konu...

Sayin Sureyya Ciliv'in ve Turkcell'in sponsorlugunuzu yapmaktan vazgecmiş
olmasına şaşmamak gerek. Zaten bu karar bile nasil bir manzara ile
karşilaşacagimizi işin en başindan haber vermişti. Zaten size olsa olsa
'Bizim Universitemizde Ataturku bile eleştirebilirsiniz' diyen vakıf
universiteleri sponsor olabilirdi ve oldu.

Sonuc olarak ben bu belgeseli izledikten sonra sizi gercekten cok
ayipladim. Siz benim eskiden tanidiğim Can Dundar olmaktan cıkmışsınız. Bu
yapim kanimca sadece iki maksatla yapilmiş olabilir diye dusunuyorum. Ya
siz Cumhuriyet'in ve Kemalizm'in ilkelerine ters dusup
fethullahcilarin, yobazların ve boluculerin ekmegine yag surer bir hale
geldiniz ya da entellektuel anlamda Turkiye'de vatan sevdasini, Ataturk
sevdasini yitirmis kimi sanatcilar ve yazarlar gibi doğru bilinen ve kabul
edilen degerlere radikal ve uygunsuz bir şekilde ters duşuyor olmanin
sanat olduğunu dusunmeye başladiniz. Şahsen ben Turkiyenin ikinci bir
Orhan Pamuk'a ihtiyacı olduğunu duşunmuyorum.

Şayet size Ataturk'umuze diktator diyen O Avrupadan ya da O Amerikadan
birkac ay icinde 'Mustafa' dan oturu oduller yağmaya başlarsa lutfen bu
dediklerimi hatirlayiniz ve ozellikle Şevket Sureyya Aydemir'in 'Tek
Adam''ini Ataturk';un 'Nutuk''unu tekrar ve bu sefer anlayarak
okuyunuz ve Mustafa;ya Ataturk demeyi ogreniniz!

Vakit ayirdiginiz icin tesekkur ederim,

Ateş Akaydın

7.11.2008

Bugün musiki de dinlememişim Ziya; zira sokaklar da ıssızlık söz konusu; kuşlar hep bildiğin ağaçlarda, kimisi uçuyor, kimisi ardından gizlice bakıyor, kimisi düşüyor, kediler aç ve susuz, yerden kaldırıp kuşları seviyorlar ağız dolusu.


Sonra çocuklar işte hep aynı, kimisi kirli, kimisi pak koşturuyorlar avaz, avaz; Memduh Bey tarihi geçmiş sütleri veriyor, kadınlar geri iadesinde; gölgeler bu mevsim daha da uzuyor değil mi? Bilimsel yatık düşen gün ışıkları; bilim keza insanı hiç yormuyor moncher; yoran başka başka şeyler var bu hayatta; kafamızın içinde onca düşünce zıplarken, hangisini yakaladığınla ilintilenmiyordu da, bir gazete derken; ne okuyacağını bilememekti asıl olan lakin hep aynı haber sadece niteliği farklılıklar taşıyordu; kim kitlesine ne yedirirse manşetlerde; bıktığımı biliyorum, hala çok kızdığıma şaşırıyorum ki insanım nihayetinde; ki bir kısım kitlede Üzmez pişkinliği varsa, elden ne gelir; gelir de elin suçu değil. Saçma bu hayat be bilog. Tuhaf olan ise “vapurlar filan”, sabahtan beri konuşmadığımı hatırlayıp, sesimi mi kaybettim yahut konuşmam gerektiğinde ya sesim çıkmazsa telaşından kendi kendime bağırdığımı bilirim ben, hava nasıl soğuk, ağzımdan, burnumdan buharlar tüterken, elimi ovuşturmanın yalnızlığı oturduğum buz tabureden, nasıl yalnızlık hissi siniyor şimdi; sabah olmamış oysa şehirde, insanlar sabahmış gibi yapıyorlar, Üsküdar dan Beşiktaş a yalpalanırken, nasıl donduğumu bir ben biliyorum, bir de karşımda, acınası gözlerle üzerime basa basa bakan nur topu oğlan; acıtıyor bu gri hava etimi.


Şimdi sen;

kahvelerimin yıldızı


Nasıl sarsıcı

Rab;

Nasıl hisler büyüttüm içimde

Derinde;

Ta şuralarımda

Öyle ki

sen bile bilmek istemezsin.

Ki sen her şeyi bilendin değil mi?

Nasıl katlanıyorsun, içimdeki

yankılara.

ve milyonlarca çığlığa



Ah! Sevgilim; gidişin atlılar nalı; vardığında soluk, soluğa hancı. Şimdi yakıp, uzatsan bir sigara; gülüşsek kamyonculara, en temiz halimizle... Sevgilim dediğime bakma, cümle gelişini karşılamak niyet, yoksa senin dışında bütün iyeliklerim.


Yukarı adımlıyorum şimdi merdivenleri, karşımda soluk soluğa bir kedi; nasıl naif; nasıl uysal bir at yavrusu sanki;

tay.




Neyse

yapmam gereken bir şeyi yapmadığımı şimdi hatırlamış olmam sabah daha erken işe gitmemi gerektirmekten başka hiçbir işe yaramıyordu, bu aralar faydalı bilgiler gelmiyor, Ziya.

farkındayım, efendimiz.

Adam ol iki dakka, faydalı linklere tıkla bakalım. Sabahta işe erken git, bir yumurtayı sütle çırp, aman efendim ne de güzel yenir; lalalalalla

Vapur yanaşırken, dağılmak için sabırsızlanan kalabalıklara karışayım ki hiçbir şey hatırlamıyorum. Ezileyim o kalabalığın içinde ulan! İnan hatırlamıyorum. Sabah masamın üzerindeydi, boylu boyunca sanırsın beyaz Ezine peyniri; sonrasını hatırlamıyorum, belki de yemişimdir gelen faksları olamaz mı? Çanakkale'den miydi faks? Neyse, tanrıyı unutmam gibi, onu da unutuvermişim, vapur yanaşırken hatırladım. Kalabalığa karıştım, sonra üç deyince dağıldık. Kuşlar hiç üçü beklemiyor biliyor musun? Herkesten önce onlar terk ediyor. Biz de bakakalıyoruz kanatlarının ardından, oysa negzel meleklerdik, arpalanırdık, ikili kanepelerde kanat çırpardık.

neyse, erken kalkacağım zaten.






6.11.2008



Yorgunum,


Keep trying for me

Keep crying for me

Keep flying for me

I m falling


If you say thats true

And if you kiss me again

And if you say i love you

Never look at me

I'll cry




Şimdi ruhumu akşamdan ıslattım, güzel bir yemek için her şey hazır. Salçayı uzatır mısın? Lezzetli bir yemek olacak, doyacağız.

Ruhsuzum.


Seninle uçuyorum,

kokumu duyuyor musun

acaba?

aklımı kovduğum gecedeyim

ayak uçlarında kanatlanıp,

yalpalanıp sağa, sola;

kollarına düştüğüm gecede

ruhunu çektim içime, ruhsuzsun

seni çektim

şimdi yalnızsın bedeninde



Şimdi çok yorgunum, salıyorum kendimi omuzlarına, dinleniyorum, şimdi çok yorgunum, düşünemeyecek kadar yorgun. Zaman birden geçmiş gibi, her şey orada bıraktığımız gibi, gerisi fısıltılar, sen de duyuyor musun; kokumu fısıldıyorum, avuçlarına; hissedebiliyor musun?






4.11.2008

Bazen


Kuşların neden bizim tarafa bakıp da uçtuklarını anlamaya çalışmakla geçiyordu hayat...


Bazense


Yeşili gitmiş, sararmaya yüz tutmuş ot yığınından farksızdı manzara...



Şimdilerde


Alabildiğince gökyüzü, sığabildiğince deniz, kesişebildiğimizce sen ve ben; en uzak ufukta sınır çizgisi...