11.06.2009






Tarif edemeyeceğim bir şeydi diyebildiğimi hatırlıyorum, yutkunurken. Yutkunduktan sonra dudaklarımın arasından çıkacak ilk sese kadar geçen zamana neler sığdırabildiğimi bilmek istemeyeceğinden ya da neyse deyip, arkamı dönüp, adımlarımı saymaya başlamadan önce , avuçlarıma düşen tuzları tutamayacağımı bilmemden dolayıydı bu ziyan travmalar.



Kapı zillerinin, insan isimlerini taşıyan ağırlığıydı sanırım kentteki vakurluk ya da adımızı taşıyacak hiçbir şeyimizin olmadığındandı havadaki bu nem. Bilemeyip de, anlamlar yüklemeye çalıştığımız onca şey gibi az sonra hiçbir öneminin olmadığını kendimize yutturmaya çalışıp, unutulmaya layık şeyler listemize birinci sıradan giriş yapıyordu.


Yine manasızdı, anlamını yitiriyordu her sıkıntı, sese yahut yazıya dönüştüğünde, savrulup da koparcasına uzaklaşıyor, ardına bile bakmadan havaya karışıyordu...


Hiç yazmadığın mektupları okuyor, hiç konuşamadığımız iş yerindeki aptal insanlardan bahsediyordum. Mahalle bakkalının tuhaf bakışları altında göz altına alınıyormuşum hissiyle bir sigara daha yakıp, gelmeyecek su faturalarımızın ödenmemiş makbuzlarını çekmeceye yerleştiriyordum.



Tarifsizlikti işte; anlatmaya çalışmamak yapabileceklerimin arasında en mantıklı olanıydı. Bende çok mantıklı davranan birisiydim duygularıma karşı bütün koşullar hazırken hayata karşı, tutunmadan yaşamayı seçiyorum.


Sen ellerimi tut, ben gözlerimi kaparım.





2 yorum:

Marco Stanley Fogg dedi ki...

Selamlar, yazdıklarınız,çektiğiniz fotoğraflar ne kadar güzel,çok içten hepsi içime işliyor, sanki Edip Cansever yeniden dünyaya gelmiş ve de istanbul ise hiç değişmemiş sağolun varolun.saygılar.

Asuman Unsal dedi ki...

yeni görüyorum, sanırım. çok sağol...