kendi şahsına münhasır yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kendi şahsına münhasır yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.04.2008

.


Bazı zamanlar geçmiş gibi oluyor; o kadar ki buz gibi oluyor her şey; o kadar soğuk ki; üşüdüğümü bile fark etmiyorum, o derece dondurucu. Bazı zamanlar düşünmeye bile cesaret edemiyorum; o kadar ürkek oluyor ki bazı zamanlarım; düşünüp canımı yakmaktan korkuyorum. Bazı zamanlar, içime sığdıramıyorum, çoğu zamanlarım böyle esasen, çoğu zamanlar benden taşanları taşımakla, oradan oraya sürüklemekle geçiriyorum; esasen ben bunu hep yapıyorum. Bazı zamanlar, eksiliyorum; esasen hep eksiğim; bir yerim aylar öncesinde kaldı, zaman ilerledikçe bırakıyorum bir yerlerimi; iz olurlar mı ardımda diyorum, ardımdan kimler örtüyor izlerimi bilmiyorum. Sonra bugünüme geliyorum, her sabah çoğaldığımı düşünerek uyanıyorum, her sabah bir öncekinden daha eksik olduğumu gün bittiğinde anlıyorum. Ne kendime, ne ona kavuşabiliyorum; çiğ yağıyor üzerimize, bize ağlıyorum. Örtmedi bu yeşillikte üzerimizi, açık kaldı her kapı, beklenen varsa hep açık kalırmış kapılar, bahar süzüldü içeriye, beni tazeledi, yıldızım parladı, örtülerimi çiçekledi, sınırlarımı çizdi, çıkamıyorum şimdi çizgilerden dışarıya, hep yürüyorum oysa, eski günleri geçerek gidiyorum, geliyorum bugüne, sonsuza kadar yürümek istiyorum. Sonsuz bugün oysa, geçip, gidiyor her şey, ben oturup sonsuzluğuma ağlıyorum, neye ağladığımı unutmuş gibi yaparak, tuzuma tuz katarak ağlıyorum. Bu baharda yalanmış, bu baharda ne acıymış, çiçeklere el sallıyorum, gidiyorum artık diyorum. Duyuyor gibi yapıyorlar, başlarını çeviriyorlar yine güneşe, ben beni görmeyen kim varsa el sallıyorum.


Bu bir rüyaysa uyandırın beni, eğer değilse kimse ellemesin, buysa olan, biten; değmesin kimse acıma.


Karanlığın kıyısında toplanmış insanlar, sesler artıyor, dualar yükseliyor, al beni yanına diyorum, koru beni diyorum, aklımı koru diyorum, sana sığınıyorum, al ne olur beni yanına diyorum, acıyorum.


!


kavuşamadım bize, ulaşamadım; kaç adım daha, çok yoruldum.

31.03.2008


Bu kimin hayatı?

Az önce birisini ittirdim merdivenlerden, kim için önemliydi? Herkes ardına bakmadan karanlığa karıştı. Bakmadım bile kim olduğuna, sadece önümdeydi ittirdim, hiçbir önemi yok benim için. Bunu hep yapabileceğimi düşünüyorum. Ölüp, ölmediğine bakmadan devam edebiliyorsun hayatına, böyle şeyler düşünmeyeli çok uzun zaman oldu diyorum, anne ben birini öldürdüm, inan hiçbir önemi yok bunun, belki de sen istedin, ben ittirdim, inan hiçbir önemi yok bunun; az önce aşağıya atladım.

Sonsuzum artık, Bu kadar kolay istediğin olmak, içimdekini öldürmek, bu kadar kolay karanlığa karışıp, aynaya bakmamak, gördüğünden korkuyorsun? Ne gördüğünü bilmiyorsun. Görmek istediğin neyse onu görüyorsun, ama benim için önemi yok artık. Bunu anlatmayacağım artık, kapat gözlerini, sustur çığlığını, ittir beni, aşağıda kocaman bir dünya, üzeri mor çimlerle kaplı, şimdiye kadar duymadığın kuş sesleri avaz, avaz; ittir beni, ardına bile bakma, it beni benim dünyama, inan hiçbir şeyin önemi yok. Mutluyum olmadığımca, güle güle diyorum herkese, yüzüm aydınlıkta, siz kalın istediğiniz yerde, ben benimle kendi dünyamda …

Yavaş, yavaş yükseliyor müzik, inan hiçbir şeyin önemi yok, severek ölüme terk ettikleriniz gibi bu dünya, ben olmak istemiyorum.

sadece yalnızlık biraz daha…


Az önce kendimi ittirdim merdivenlerden, inan hiçbir şeyin önemi yok bebeğim, burası tahmin edemeyeceğin kadar güzel.


.



Diyecek şeyler biriktiriyorum, yazıyorum, unutuyorum.


Tek hafızamda kalan; eğer bir gün Sertab, Lâl gibi bir albüm daha yapabilirse, hayatımın sonuna kadar dinleyebilirim.



Bademler çiçeklendi, sabah ezanları ayaza karışıyor.

Ben hâlâ çok üşüyorum. Kaç bahar geçti sayısını unuttum. Bu bahar geçmesin istiyorum. Bahara çok yakıştım diyorum, sen duymuyorsun, geçip, gidiyor her şey, bir kokun kalıyor, kaç mevsim geçiyor üzerimizden bir kokun kalıyor, sızlıyorum. Çiçek açtım, unutuldum, kurudum gittim. Üzerimden kaç sene geçti, artık çok yoruldum.


Kendi semalarımızın yalnız kubbeleriymişiz biz, şimdi tenhadır buralar, hiç olmadığı kadar tenhalaşır bu baharlar.


Pullarım dökülür, ben kalırım. Pullarım, dökülen; ben değil, ödediğim bedeller onlar. Onlar hiç ben olmadım derim, anlatamam. Ben bile anlayabilmek için kaç deri değiştirdim. Bu bahar yalnız yine buralar, hiç olmadığı kadar.

Sonrası;
Allah kerim.



Duymuyor yüzler, gördüklerini sanıyor yüzler, nereye baktıklarını bilmiyor yüzler.


!

29.03.2008

.


Uzun zamanlarımı almaz, uzun zamanlarımın hepsi senindir. Yoğrulurum kendimle, yenilenirim ışığınla, gece zifiri karanlıktır, aralanır gök beni aydınlatır, böyledir mucizeler, mucizeler yoktur diyenlere, ben gördüm, mucizeler vardır derim, el sallarım, göz kırparım, kimselere demem, diyemem, şükre durur zaman, kabul olunur, istemez değil mi o üzülmemi, bilir ki içimi, bilir nasıl çabaladığımı, getirir onu mucizeler bana...


Merhaba sevdiğim, bugün de yeşil çay yudumluyorum, inan hiç hoşlanmıyorum, bir yudum kahveyi değişmem de, gözüm kapanmıyor günlerdir ya da kapanıyor gibi yapıp beni kandırıyor muhtemelen, dinlenemiyorum.


Merhaba sevdiğim, alışkanlıklarımı seviyorum, hamuru kabartıyorum, biraz haşlanmış patates ekliyorum her böreğe, sadece sen seviyorsun diye, yoksa haşlanmış patatesler zorluyor bazen insanı.


Merhaba sevdiğim, bugün çok yorulduğun için sana çay demliyorum, kapıdan girdiğinde demin kokusundan önce benim gülümsemem dinlendirir seni de yanında çayın buharı, çeşnisidir, deyip kapıyorum kapımızı.


Merhaba sevdiğim, bazı hayatlar böyledir işte, kimse bilmez ne yaşandığını, yorumu kendi içinde saklıdır. Ben gönlümü hep uçuk mavi tuttum da elinde siyah yağlı boya fırçalarıyla bekleşen müjdeciler tiner kokusunu hazmedemediler.


Merhaba sevdiğim, susmak ne kadar güzelmiş.


Merhaba sevdiğim, bugün dinlediğim kelebekler çok şeyler anlattılar bana, kelebekler de konuşur muymuş, ah neler anlatıyorlar bir bilsen; her kanat çırpışları başka bahar müjdesi...


Merhaba sevdiğim, uyurken gece tutuyor beni, ondan uyuyamıyor muşum dün gece bıraktı.


Merhaba sevdiğim, hoş geldin.



Merhaba okuyucu, ben bu şarkıyı çok seviyorum, sen de sev.


Hadi kal sağlıcakla.





!

28.03.2008

.


Bir varım, bir yokum; yine bir başımayım, yine keskin kararların dönüş noktası, vazgeçiyorum.


Bundan aylar önceydi;
aylar, ayları kovaladı; yığıldı.


Uzunca bir binaydı, bu tarz tabirler kullanmazdım, uzunca bir bina; böyle tabirler zaten kullanılmazdı. Eskiydi her şey, yıllar birikmiş, anılar tortulaşmış, eşyalar can çekişiyordu. Kapıdan girdiğinde hüzünle karışık, yalnızlık hissi sarıyor etrafını, aldırıyor muyum? Sanmayarak, süzülüyorum kapıdan, eski filmlerde ki gibi; hep bir şeyleri, bir şeylere yakıştırıp kafamın içinde kendime kurguladığım dönemlerimde ki gibi; biraz kolay biraz da kahvenin burukluğu sinmişcesine ağzımın içine tuhaf keyifli.


Pencereden süzülen gün ışığı o kadar büyüleyici ki etrafında ne varsa yok edecek kadar öteleyici, ışığı görmek, aydınlığa çıkmak büyülemiyor insanı, onu büyüleyen kendisine çeken karanlığın görünmezliği, tuhaf olmaya çalışmıyor esasen, hep bir dünyası var, yalnızlığına kıyı olmuş komşu şatoları var, kimlerin yaşadığına kendisinin karar verdiği, heybetli yamaç şatoları, burada yaşayan insanlar rahatlıkla uçabiliyorlar, siyahlarını giyerek, gökyüzüne süzüldüklerinde kocaman kargalarmış hissi uyandırıyor bende, onları izlemek o kadar keyifli ki yaşayarak harcadığım günleri düşünüyorum, büyülenecek bir şeyler bulmak için gözlerimi kapadığımda uydurduğum onca şeyi, hep daha keyifli yaşayabilmek için, büyülenecek bir şeyler uydurmam gerekliymiş gibiydi, yoksa hiç keyfi yoktu hayatın, savruluyorduk zaten oradan oraya, yoksa elle tutulur nesi vardı bu hayatın; iş, ev; ev, iş derken nasıl geçtiğini anlayamadığımız ömrümüzün kendimize ait olmadığını düşündüğünde, kendine alan açmak için oynadığın küçük oyunlardı sadece.


Şimdi ne değişiyor, uyuyor çocuk, yalan dünyanın, yalan insanları, üstlendikleri rollerin peşinde sürüklenen amansız insan bütünleri, hepimiz o kadar anlamsız şeylerle uğraşıyoruz ki elinden alınanlarla nasıl ilkelleşebileceğini, vahşileşebileceğini düşünmeden medeniyetin sonsuz nimetlerinde kendimiz için hazırlanan küçük dünyalardan legolar yaparak en yükseğe kim çıkacak diye ağzımız açık bakıyoruz.


Kusurlarım yok mu, kim kusursuz ki, sadece bildiğin kadarsın, o kadar ortadayım ki aslında, o kadar saf bir salaklığım var ki bu yalan dünyada; artık umursamıyorum. Biraz tadım vardı, şimdi feryadım kaldı, her şeye bir perde çekildi, onun ardına bakmak o kadar kolay ki, aralamak bile içeriye giren ışık için yeterli, kimse farkında değil, kimse bilmiyor, herkes bencilliğinde kendisinin bütününe mal ediyor.


İnsanlar, insanlara zulüm ediyor. İnsanlar çocuklara zulüm ediyor. İnsanlar yaşadıklara hayatlara zulüm ediyorlar, insanlar kendi hayatlarına zulüm ederken benim hayatıma da zulüm ediyorlar. Sonra yalnızlaşıyorsun, sonra birilerinin olması anlamsız geliyor, sonra yabancılaşıyorsun, sonra özüne dönüyorsun, sonra hiçbir şeyin önemi kalmıyor, sonra ne oluyor, gölge oluyorsun, hiç kimse için önemli olmamak senin için çok önemli oluyor, kendine ne kadar büyük yaşama alanları açtığını görüyorsun, çizdiğin sınırların içinde kapayıp gözlerini yalvardığında bütün alemler senin oluyormuş da bunu nasıl fark edemiyormuşsun bunca sene buna üzülüyorsun, sonra geçip, gidiyor üzüntülerin, beklenenler varsa gelmeyeceklerini zaten biliyorsun ve vazgeçiyorsun...



!


25.03.2008

.



kendi uğultunda bir ses vardır
kendi çıkmazında bir ışık olduğu gibi

kimsenin bilmediği mısralar dökülür dudaklarımdan
kimsenin dinlemediği şarkılar duyulur

kimsenin bilmediği ormanlarda bir ben
bir de sen varsındır,

hani daha az sevmeye gerek yok kimseyi
daha fazlasına da olmadığı gibi

ama inan şimdi
nasıl seviyorum seni,
günün en güzel saatlerine açtıysam gözlerimi
dün hiç kapamadığımdandır geceye
ellerimi

ama inan nasıl seviyorum seni
hafızamda hiçbir şey yoksa
düne dair,
bu kötü bir gün olduğuna delalettir;

İnan nasıl seviyorum seni, uyumadan başladığım sabahların ayazı gibi
acıyarak umutlanıyorum, doluyorum seninle yalnızlığıma
inan nasıl seviyorum seni
her gözümü kapadığımda
kanatlandığım gibi...





.


23.03.2008

...
bilir misin?
elinden gelenin yetmediği anlar, ne acıdır.
.

19.03.2008

Bazı zaman bilememek gibiydi,

bazı zaman ise kötünün en iyisi ne ki acaba demekten ibaretti hayat,

bazı zamansa yeni aldığın defterin temiz sayfasına hiçbir şey yazamamak gibiydi,

daha çok uzar gibiydi bu sıralar hayat,

o kadar anlamsızdı ki,

umursamadan geçen güzel günlerdi,

gerisi, toza karışmış polenlerdi;

coşmak için önce kirlenmeyi beklemişlerdi...


Onca kararsızlığın ardından; çocuk bakışlarımla, kokum kalmış bir de arka sokaklarımın rahatsız edici kalabalıklığı, hafifletmediği dönemlerdi işte, onca yol yürürsün, onca fotoğraf çekersin hatta vapura bile binersin de gel, gör ki yalnızlığın inatla geçmez;


geceleri günlük yazma alışkanlığımı kaybetmek gibiydi, tekrardan edinebilmek için zaman kısıtlaması yoktu; bense temize çekmeden günü, gözlerimi kapamayı tercih ediyordum, nevresimin temiz kokusu bile huzur vermiyordu çoğu gece, gerisi anlamsız onca zihin karmaşası, gereksiz dakikaları kovalıyor aklım; tik, tak...


Sekiz yıldan sonra neymiş dediğinde cevabı bulamamak gibi, aslında bir o kadar güzel diyememek gibi, hatta tanıdık sokaklarda, yeni yapılmış evlere anlamsızca bakıp, bu burada olmamalıymış demek gibiydi şimdiki zamanın sekiz yıl öncesi, kim için önemli bunca şey, benim için tabi ki, o yüzden sıkılmadan oku, anlamasan da hiç fark etmiyor bu diyarlarda, zira yaşanılan hiçbir şeye anlam yüklemiyoruz biz; olmuş, hatta olması gerekliymiş deyip kendimizi kandırıyoruz.


Diyememeyi, düşünmemeyi seçtiğim yegane günlerim; değerlendiriyorum, umutlar dağıtıyorum, payıma düşmeyen ne varsa diğerleriyle paylaşıyorum, birden gök düşüyor, martıları topluyorum. O zamanlardan yazılar vermişim sana, ne yazdığımı hatırlayamasam da bunu bilmek bile çok mutlu ediyor beni, kısaca bunu demek istemiştim, yine diyemediğimi bilmenin verdiği sevinçle nokta.



.


12.03.2008

Şimdi başka diyarlar, sözünü edemediğim hatta düşünmeye bile yeltenemediğim onca anlamsızlık, kuvvetli bir rüzgar çıksa, savursa ne varsa, sadece düşünmemeye çalışmak yetmiyor bazı durumlarda, ne olduğunu bildiğin halde konduramamak belki de asıl anlamsız gelen ama onca anlamı içinde barındıran, bir gece öncesine kadar duvardan, duvara ağrıyan başım ağrımıyor artık, kabulleniyorum sadece, canım acımıyor mu, çok acıyor; duvardan, duvara aklım boş işlerle uğraşacağına sadece yönelmesi gereken yere yöneliyor,



hepimiz için;


Biz senin için (mutluluğun) göğsünü açmadık mı? Senden yükünü indirmedik mi? O senin sırtını ezen yükü. Senin şanını yüceltmedik mi? Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, zorlukla beraber bir kolaylık vardır. O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul.Ancak Rabbine yönel.



.



11.03.2008

Dengesiz ve biraz da zamana yenikmiş, örselenmiş anlamları çıkarmış pek de bir şey kalmamış. Ne yapsın, saldırmış oraya, buraya hatta şuraya, şimdi sorsan şurası diyemem, ama yapmışım öyle şeyler, saldırmışım filolarımla kendi ordularıma, iki taraftan bakıldığında da yenik çıkan ben olunca, örselenmedik hiçbir şey kalmamış sonuçta;


ne anlatmak istediğimi anlamanı çok isterdim, inan ben bir anlasam şu akşam vakitlerine yakın bu tarifsiz huzur bile yakışmıyor bünyeme, o kadar ki, ne kadar toplarsan topla gün uzuyor, geceler kısalıyor, hayat dönüyor, ben dünyanın orta yerinde elimde anlamsız onca şey, yüreğimde örselediğim onca yüklem acıyorum kaybettiğim özneme, yer dünyanın ortası olunca hiç ağlamadığım kadar ağlıyorum, güneş batıyor ya pek hüzün katıyor bize değen her şeye.


Zor bir gün...


Güzel insanlar çıkıp, geliyor. Güzel insanlara eşlik eden kahkahalar hiç eksilmiyor şimdi bu kasabadan, güzel insanlar hep güzel de sana bana güzel, ne kadar tanımazsan insanı o kadar güzel, o kadar çok güzel insan geçiyor ki gözümün önünden, o kadar mutluyum ki tanımadığım için onca güzel insanı yoksa tanıdıkça çirkinleşir o güzel insanlar.


Sonra duymuyorum, görmüyorum, o anlatıyor ne varsa, ben ardıma bakmadan çekip gidebiliyorum, tanımak istemeyeceğin en kötü insanım, çok fazla kötülük yaptım, kötüyüm yani, daha nasıl anlatayım kendimi... Bilmek dahi istemezsin, o yüzden bilme en güzeli, ne kadar bilmezsen o kadar iyiyim çünkü, dünyanın en iyi insanıyım, melek gibiyim hatta, tek kötü huyum, köşe bucak insanlardan kaçarım, iyi ya da kötü olmamak adına, başka şeylerle ilintilendirmemeli, şaka yaptım çok şaka öyle sıradan biriyim, ne merak edilecek bir özelliğim, ne de konuşmaya değer fikir sahibiyim, öyle kendi halinde kocaman bir hiçmişim, ne kadar da mutluymuşum.


Aramızda kalsın,
özlemek; pul, pul dökülüyor şimdilerde bedenimden.


5.03.2008


*

Canımın hiçbir şey yapmak istemediği zamanlarla ilintili her şey; tutamadıklarımla da ilgili, biraz da yaradılışımla ilgili, kısmen de olsa bilinç altımın tuzağına düşürülmüş olabilirim diye düşünmeden de edemiyorum.


Düşünürken uzaklaştığım onca şeyin, fısıltılarını işitiyorum, sonra kayboluyorum, yok oluyorum, siliniyorum.

*

3.03.2008



Okusanız da, okumasanız da, kaybedeceğiniz bir şey olmadığını düşündüğüm yazılardan...


Hani iç içe konulunca tüm tencereler, yerden kazanıyorduk, oysa kapaklarını nereye koyacağımızdan bahsetmemişti haber bültenleri, gerçi haberler de neyden bahsettiğinden bir haberdi. Ah evreka, ödediğim taksitlere yanarım.


Şimdilerdeyse kanser yapmayan ne kaldı ya da ne yaparsak kurtulabilirdik bu illetten bunu tartışıyoruz, kalın tabanlı çelik tencereler bugünlerde fayda sağlayan tüketim malzemeleri kapsamında fakat ne zaman kapsam dışı kalır onu daha bilemiyoruz. Bu, yeni bir ürünün, kimlere ne kadar yutturulduğunla da alakalı, payımıza ne düştüğünü ilerde göreceğiz.


Bizim gibi bir kategoriye nail olamamış ülkelerde, insanlar şununla, bununla uğraşırken, zaman hiçbir şeyle uğraşmadan geçip, gidiyor.


Kimler kaç kişi olduklarının çabası içinde boğuşurken, dışında kalanı nasıl silkeleyeceğinin kavgasını yapıyor. Kimler kimlere bu kadar sinirleniyor, kimler kendilerini iyi anlatamamış olmanın verdiği anlamsız rüzgarla savruluyor. Her şey çok anlamsız ve çok saçma, savruluyor, savrultuluyoruz, hiç kimse samimi değil, kimsenin kimseden farkı yok. Gövde gösterisine dönüştü bu işler, içeriğiyle kimsenin ilgilendiği yok, kim ne yaptığını bile bilmiyor, sadece kişi avlamak dertleri, kimin yandaşının daha çok olduğuyla ilgili yurdumda her şey...


her bir şeyin müstahak olduğu yıllar bunlar...


Konuşmak için kelimeler var da, ben ne anlatırsam anlatayım, senin anladığın kadarım, durum bu olunca her şey vızz vızz


*Yine de içinden düşünüp, konuşmak en güzel olanı; tavsiye ediyoruz.


*Bir süper kahramanın yakışıklı olması, hiç yakışık değil bence.


*Anlamaya çalışıyorum, kapsama alanına girdiğimde size de anlatacağım.


*Yalnız, sessiz ve huzurlu günler dileğiyle, ayarlarınızla oynamayın, oynatmayın.


*Perde değiştirir gibi heydır değiştiriyorum, mutluyum.

.

2.03.2008



Pazar gününün enteresanlığı hala muamma, aslında muallâ da olabilir, tam olarak kestirememekle birlikte, çimlere yayılacağım bir Pazar özlemi içerisindeyim. Pembe pötikareli layt sütlerimizle birbirimize ne kadar ince olduğumuzun havasını atarken, ben mutlaka bir daldan aşağıya sarkan o salıncakta, rüzgârı yanaklarıma doğru yemek istiyorum.

İstediğim onca şeylerin topuna muallâ diyoruz, baş harfini büyük yazmıyoruz, çünkü özele kaçmıyor -şapka verdik hemen taktı vallahi- sen, ben okuyoruz. Özel olsa adı muallâ olmaz mesela başka bir şey olurdu değil mi okuyucu.

Sabahın erken saatlerinde tek sıra yollara dökülüp yuvarlanmak, akşam eve geldiğinde ne güzel gündü be diyememenin şaşkınlığı bakışlarında, öylece malak gibi televizyona bakmak. Pazar gününün bittiğini, hayallerinin sükûta erdiğini anlamaya çalışmak kadar anlamsız bir başka şey de Pazar günü yıkanmak zorundaymışım hissi, bir de Pazar çıkışı kapıda görmek istiyorum seni, ısrarla pataklayasım var.

Rüyalarıma neler giriyor bir bilsen, en son gece gördüğüm rüyamda, kapının önünde yanlışlıkla ezdiğim böcek vardı, rüyama gelmiş adını haykırıyor bana ama hala hatırlayamadım, ne kötü bir insanmışım, korkuyorum kendimden ve yanlışlıkla ezdiğim tüm böceklerden.

Kendi içimde bir Balat cumhuriyeti kurdum, birazdan devirip monarşiye döneceğim ve kesinlikle mutlaklaştıracağım; bunun başka yolu yok.

Kendi içselleştirdiğim hallerin içinde, omuzlarımdan bir tutup sallasam; ne zaman kendimselleşebilirim.

Bir de en son aldığım kitaplarım bitiyor, birkaç kere daha okunur, cidden okunur; çünkü okumak istediklerim bunca yıldır bunlarmış da ben bulamamışım, sağ ol.

Önemli mi halen daha bilmiyorum da, cumbalı evler var ya imrendim şimdi, çıkıp biraz fotoğraf çekeyim, kendimi seveyim. Pazar günü erken uyanınca böyle oluyor okuyucu, idare ediver artık, şurada yabancı değiliz.

Açık çok şekerli çaylar içemezken, bu günlerde şekersiz çay içiyorum yine de seni düşünüyorum. Pazar sabahı kahvaltıları gibi, uzun ve bitmeyecekmiş gibi, insanın içine işliyor, unutamıyor o kadar etkili yani.

29.02.2008

Sedefli, pul pul parlak günler kovalıyor... Şimdilerdeyse; pul pul dökülüyorum, geçiyor diyebiliyorum


Yoruluyorum, kendimi yoruyorum, yazdığım kaçıncı satır, okudukça yabancılaşıyorum. Okudukça benden uzaklaşıyor bütün o düşünceler, bulanıklıklar, bekleyişler, kederler, umutlar; geriye baktığımda ben kalıyorum, hani bildiğin gibi, bunu ben anlatıyorum da sen nasıl biliyorsan onun dışına çıkamıyorum.


Çok yoruyorum kendimi, geceye ney üflüyorum, pul pul dökülüyorum; geçiyor. Özetle bu kadar.


Bunların da bir gün yetmeyeceğini biliyorum. Yettireceğim günlerin öznelerini saklıyorsun, ben arıyorum. Ben çıkarıyorum, sen saklıyorsun. Şimdilerde yükleme yüklüyorum ne varsa, yarınlarda buluşmak üzere...


Bol bol kitap oku, düşün yine, asıl olan fıtrat içimizde, gerisi söz istemez onca safsata, dışında kalmayı seçenlerdir anlamak istemeyenler, ısrar edenler; gerçek önlerinden geçer gider, boş boş bakarlar anlamadıkları ne varsa...


Yirmi Şubat; ilk cemre suya; baharı müjdelemiş o gün, bize de geldi sanmıştım.

28.02.2008

Ben dediğinde, ötekini çoktan algılama süzgecinden geçirmişsindir. Ötekini düşünmek, ötekinin farkında olmak, ben olma olgusunun yapılandırır.


Her gelen nesil, kendisine gerekli görülen rolleri benimseyerek büyür, yeni roller edinirken, gelenekselliği ve yetiştirilişine göre rol kalıplarına girmeye özen gösterir. Var olmak için, dayatılan rolleri farkında olmadan üstlenen insan, doğasını kendi ahengi içinde zaten yitirmiştir. Olduğu değil, olması gerektiğidir. Belirleyici yetiştiği ortamdır.


Var olmanın gösterdiği kısımla ilgili olduğunu anlayan insan, gösteren ve gören kısımlarına ayrıldığında, farklı olmanın varlığını sürdürmek ya da göz önünde olmanın var olmak dayatmasını benimser ve var olabilmek için kim ya da ne olduğundan daha fazlasını gösterebiliyorsa bu sistem içerisinde var olur ve popüler olup, ne kadar çok kişi tarafından fark edilirse, kendisinde o kadar yaşama hakkı bulur...


Kişinin kimliği artık ne gösterdiğiyle ilgilidir. Kimlikler olduğunu değil, neyi gösterebildiğinle şekillenir.


Toplum yeni nesillerini yetiştirirken, şekillendirirken bu kültürel erozyonu hesaba katmaz, kültürel erozyona uğrayan toplumların, kendi nesillerini yaratması düşünülemez, bu erozyona maruz kalan toplumlar, maruz bırakan toplumların üstünlüğünde, benliğinden uzak ama farkında olmadan hayatlarını süredururlar. (Bakınız, günümüz Türkiye'si.)

27.02.2008

Çağdaşlaşma ya da postmodern bir anlayış yaratma güdümlü toplumların bireye indirgenmiş çaresizliği...


Kendisini tanımaya ihtiyaç hissetmeden, birbirinin aynı gibi duran çevresiyle şekillenen birey, üzerine yeni katlar koymaya çoktan başlamıştır. Kendi olmak kavramını düşünmeden, pek çok şey oluvermiştir.


Diğeri, öteki gibi kavramlar olmadan hayatında, benzerleriyle eş güdümlü ve kendince huzurlu yaşayıp, gitmektedir.


Aksinde gördüğü küçük boşlukları her defasında geçiştirip, yerine ufak soluklar tıkayıp, bir daha ki boşluğun nekahet dönemini korkuyla beklemektedir. Bu tarz sancılara kulak asmasa dahi, bir zaman sonra görmezden gelemeyecektir.

26.02.2008

Oysa görünmekti derdi insanın, açığa çıkarttığı hayatıyla, ne kadar çok insana ulaşıyorsa çağdaş olmak adına...


Tam içindeydi halkanın, istenilen halkanın merkezinde olmak, yaraşırdı ona ve onlara; onlar ki feleğin çemberini fır dönen kurnazlardı, kuyruk yakalamak değil miydi amaç, kimin uzunsa daha şanslıydı aralarında...