yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31.03.2008

.



Diyecek şeyler biriktiriyorum, yazıyorum, unutuyorum.


Tek hafızamda kalan; eğer bir gün Sertab, Lâl gibi bir albüm daha yapabilirse, hayatımın sonuna kadar dinleyebilirim.



Bademler çiçeklendi, sabah ezanları ayaza karışıyor.

Ben hâlâ çok üşüyorum. Kaç bahar geçti sayısını unuttum. Bu bahar geçmesin istiyorum. Bahara çok yakıştım diyorum, sen duymuyorsun, geçip, gidiyor her şey, bir kokun kalıyor, kaç mevsim geçiyor üzerimizden bir kokun kalıyor, sızlıyorum. Çiçek açtım, unutuldum, kurudum gittim. Üzerimden kaç sene geçti, artık çok yoruldum.


Kendi semalarımızın yalnız kubbeleriymişiz biz, şimdi tenhadır buralar, hiç olmadığı kadar tenhalaşır bu baharlar.


Pullarım dökülür, ben kalırım. Pullarım, dökülen; ben değil, ödediğim bedeller onlar. Onlar hiç ben olmadım derim, anlatamam. Ben bile anlayabilmek için kaç deri değiştirdim. Bu bahar yalnız yine buralar, hiç olmadığı kadar.

Sonrası;
Allah kerim.



Duymuyor yüzler, gördüklerini sanıyor yüzler, nereye baktıklarını bilmiyor yüzler.


!

19.03.2008

Bazı zaman bilememek gibiydi,

bazı zaman ise kötünün en iyisi ne ki acaba demekten ibaretti hayat,

bazı zamansa yeni aldığın defterin temiz sayfasına hiçbir şey yazamamak gibiydi,

daha çok uzar gibiydi bu sıralar hayat,

o kadar anlamsızdı ki,

umursamadan geçen güzel günlerdi,

gerisi, toza karışmış polenlerdi;

coşmak için önce kirlenmeyi beklemişlerdi...


Onca kararsızlığın ardından; çocuk bakışlarımla, kokum kalmış bir de arka sokaklarımın rahatsız edici kalabalıklığı, hafifletmediği dönemlerdi işte, onca yol yürürsün, onca fotoğraf çekersin hatta vapura bile binersin de gel, gör ki yalnızlığın inatla geçmez;


geceleri günlük yazma alışkanlığımı kaybetmek gibiydi, tekrardan edinebilmek için zaman kısıtlaması yoktu; bense temize çekmeden günü, gözlerimi kapamayı tercih ediyordum, nevresimin temiz kokusu bile huzur vermiyordu çoğu gece, gerisi anlamsız onca zihin karmaşası, gereksiz dakikaları kovalıyor aklım; tik, tak...


Sekiz yıldan sonra neymiş dediğinde cevabı bulamamak gibi, aslında bir o kadar güzel diyememek gibi, hatta tanıdık sokaklarda, yeni yapılmış evlere anlamsızca bakıp, bu burada olmamalıymış demek gibiydi şimdiki zamanın sekiz yıl öncesi, kim için önemli bunca şey, benim için tabi ki, o yüzden sıkılmadan oku, anlamasan da hiç fark etmiyor bu diyarlarda, zira yaşanılan hiçbir şeye anlam yüklemiyoruz biz; olmuş, hatta olması gerekliymiş deyip kendimizi kandırıyoruz.


Diyememeyi, düşünmemeyi seçtiğim yegane günlerim; değerlendiriyorum, umutlar dağıtıyorum, payıma düşmeyen ne varsa diğerleriyle paylaşıyorum, birden gök düşüyor, martıları topluyorum. O zamanlardan yazılar vermişim sana, ne yazdığımı hatırlayamasam da bunu bilmek bile çok mutlu ediyor beni, kısaca bunu demek istemiştim, yine diyemediğimi bilmenin verdiği sevinçle nokta.



.


11.03.2008

Dengesiz ve biraz da zamana yenikmiş, örselenmiş anlamları çıkarmış pek de bir şey kalmamış. Ne yapsın, saldırmış oraya, buraya hatta şuraya, şimdi sorsan şurası diyemem, ama yapmışım öyle şeyler, saldırmışım filolarımla kendi ordularıma, iki taraftan bakıldığında da yenik çıkan ben olunca, örselenmedik hiçbir şey kalmamış sonuçta;


ne anlatmak istediğimi anlamanı çok isterdim, inan ben bir anlasam şu akşam vakitlerine yakın bu tarifsiz huzur bile yakışmıyor bünyeme, o kadar ki, ne kadar toplarsan topla gün uzuyor, geceler kısalıyor, hayat dönüyor, ben dünyanın orta yerinde elimde anlamsız onca şey, yüreğimde örselediğim onca yüklem acıyorum kaybettiğim özneme, yer dünyanın ortası olunca hiç ağlamadığım kadar ağlıyorum, güneş batıyor ya pek hüzün katıyor bize değen her şeye.


Zor bir gün...


Güzel insanlar çıkıp, geliyor. Güzel insanlara eşlik eden kahkahalar hiç eksilmiyor şimdi bu kasabadan, güzel insanlar hep güzel de sana bana güzel, ne kadar tanımazsan insanı o kadar güzel, o kadar çok güzel insan geçiyor ki gözümün önünden, o kadar mutluyum ki tanımadığım için onca güzel insanı yoksa tanıdıkça çirkinleşir o güzel insanlar.


Sonra duymuyorum, görmüyorum, o anlatıyor ne varsa, ben ardıma bakmadan çekip gidebiliyorum, tanımak istemeyeceğin en kötü insanım, çok fazla kötülük yaptım, kötüyüm yani, daha nasıl anlatayım kendimi... Bilmek dahi istemezsin, o yüzden bilme en güzeli, ne kadar bilmezsen o kadar iyiyim çünkü, dünyanın en iyi insanıyım, melek gibiyim hatta, tek kötü huyum, köşe bucak insanlardan kaçarım, iyi ya da kötü olmamak adına, başka şeylerle ilintilendirmemeli, şaka yaptım çok şaka öyle sıradan biriyim, ne merak edilecek bir özelliğim, ne de konuşmaya değer fikir sahibiyim, öyle kendi halinde kocaman bir hiçmişim, ne kadar da mutluymuşum.


Aramızda kalsın,
özlemek; pul, pul dökülüyor şimdilerde bedenimden.


Bir yanda biriken işler, diğer yanda sıkıca bağladığım saçlarım, sıktıkça canım acıyor; acıdıkça keyif alıyorum.

Işık kayboluyor, susuyorum; hani senin de diyebileceğin kelimelerin kalmadıysa doğru yerdesin.

Fotoğraflarıma sıkıştırdığım insanların güleç yüzleri mutlu ediyor bugünlerde, bir de hiç bilemediğim birkaç şey, gerisi su götürmez karmaşalar silsilesi. Alışamadım diyorum, alıştığım onca karmaşaya bakıp, bakıp; vazgeçiyorum.

Kazınan yerde kalırmış, sadece yokmuş gibi yapıp, devam edersin, sonra durup tam düşünecekken, aklını o duvardan, bu duvara savurursun, belki öğreneceğim çok şey vardır dersin, sonra ne gerek var bunca şeye dersin, gerek yoktur. Yine dizilir yüreğine ayva lokmaları, dışardan bakıldığında görülmeyen her şey mubahtır. Sadece su içersin gitmez, durur orada yıllarca, her yutkunduğunda canın acır, boğulur gibi olursun, sonra geçmeyeceğini bile, bile kabullenirsin.

Hüznümü saklamak istememden onca telaş, yoksa kaç mevsim geçti üzerinden bilmiyorum, soğuktu kabanlarımız vardı, şimdi ısındı ama hala soğuk, hatta ayaz buralar. Hayatımın üçte biriyle fotoğraf çekmek istiyorum, gerisi sizin olsun. Hani gelirsem aklına, kovma beni olur mu, istediğim başka bir şey yok.

Şimdi kapıyoruz gözlerimizi, üçe kadar sayıyoruz…

Geçmediyse, yapabileceklerimiz sınırlı biraz sessizlik ve derin bir uyku, yapılabilecek en güzel şey buymuş deyip, avunuyoruz.
Bu kadar.

Yutkunuyorum, gitmiyor.
Diyeceğin hiçbir şeyin yoksa doğru yerdesin…

5.03.2008


*

Canımın hiçbir şey yapmak istemediği zamanlarla ilintili her şey; tutamadıklarımla da ilgili, biraz da yaradılışımla ilgili, kısmen de olsa bilinç altımın tuzağına düşürülmüş olabilirim diye düşünmeden de edemiyorum.


Düşünürken uzaklaştığım onca şeyin, fısıltılarını işitiyorum, sonra kayboluyorum, yok oluyorum, siliniyorum.

*

2.03.2008



Pazar gününün enteresanlığı hala muamma, aslında muallâ da olabilir, tam olarak kestirememekle birlikte, çimlere yayılacağım bir Pazar özlemi içerisindeyim. Pembe pötikareli layt sütlerimizle birbirimize ne kadar ince olduğumuzun havasını atarken, ben mutlaka bir daldan aşağıya sarkan o salıncakta, rüzgârı yanaklarıma doğru yemek istiyorum.

İstediğim onca şeylerin topuna muallâ diyoruz, baş harfini büyük yazmıyoruz, çünkü özele kaçmıyor -şapka verdik hemen taktı vallahi- sen, ben okuyoruz. Özel olsa adı muallâ olmaz mesela başka bir şey olurdu değil mi okuyucu.

Sabahın erken saatlerinde tek sıra yollara dökülüp yuvarlanmak, akşam eve geldiğinde ne güzel gündü be diyememenin şaşkınlığı bakışlarında, öylece malak gibi televizyona bakmak. Pazar gününün bittiğini, hayallerinin sükûta erdiğini anlamaya çalışmak kadar anlamsız bir başka şey de Pazar günü yıkanmak zorundaymışım hissi, bir de Pazar çıkışı kapıda görmek istiyorum seni, ısrarla pataklayasım var.

Rüyalarıma neler giriyor bir bilsen, en son gece gördüğüm rüyamda, kapının önünde yanlışlıkla ezdiğim böcek vardı, rüyama gelmiş adını haykırıyor bana ama hala hatırlayamadım, ne kötü bir insanmışım, korkuyorum kendimden ve yanlışlıkla ezdiğim tüm böceklerden.

Kendi içimde bir Balat cumhuriyeti kurdum, birazdan devirip monarşiye döneceğim ve kesinlikle mutlaklaştıracağım; bunun başka yolu yok.

Kendi içselleştirdiğim hallerin içinde, omuzlarımdan bir tutup sallasam; ne zaman kendimselleşebilirim.

Bir de en son aldığım kitaplarım bitiyor, birkaç kere daha okunur, cidden okunur; çünkü okumak istediklerim bunca yıldır bunlarmış da ben bulamamışım, sağ ol.

Önemli mi halen daha bilmiyorum da, cumbalı evler var ya imrendim şimdi, çıkıp biraz fotoğraf çekeyim, kendimi seveyim. Pazar günü erken uyanınca böyle oluyor okuyucu, idare ediver artık, şurada yabancı değiliz.

Açık çok şekerli çaylar içemezken, bu günlerde şekersiz çay içiyorum yine de seni düşünüyorum. Pazar sabahı kahvaltıları gibi, uzun ve bitmeyecekmiş gibi, insanın içine işliyor, unutamıyor o kadar etkili yani.

1.03.2008

Durmuyor, konuşuyor, susmuyor, endişeleniyor, yanılgılar içinden bir beni seçiyor, çok seviniyor. Dün gibi zamanlar var, anlamsızlaşıyor, silinip, gidiyor. Dün gibi zamanlar, bugün gibi zamanlarla mukayese edilmeyecek boyutlara taşınıyor. Oysa bugün gibi zamanlar daha acıtıcı olurken, dün gibi zamanlarda neye acıdığımızı düşünmek istememe lüksünü kendimizde görebiliyoruz hem de yersizce ve küstahça yapıyoruz bunu, çektiğimiz acılara saygısızlık mı oluyor. Geçti şimdi dediğinde onca acı nereye saklanmış oluyor. Acımamış mı oluyoruz bunun sonunda, acımak için mi çok didiniyoruz.


Yok bugünlerde hiçbiri değil, hiçbirinden bir öteki, ötekinden de ötekisiydi sanırım. Hani daha önce bahsetmiş miydim, koku ağır tahribat yapabiliyor, o da ne zaman istersem geliyor burnuma, şimdi istemiyorum mesela. Evet acı böyle bir şey oluyor okuyucu, ne zaman ne yapmak istediğinle alakalı her bir şey.


Kaçıncı şahıs durumunda konumlandırılman önemli değil sanırım, bunu belirleyecek olan senken, karşındaki seni nerede görmek isterse istesin, sen istediğin yerdesin hep, bu tamamen seninle ilgili yani, saflık da diyebilir, geçiştirebiliriz, komik bir şey esasen, üçüncü tekil şahıslara yakışır cümleler kuruyorum şimdi, çok gülüyoruz, çoğul kişilerimle.


Yanılgı paylarımdan aldırmak istiyorum, şöyle bir parmak kadar aldırırsam yeterli sanırım, evet yaka kısmından. Yakası bol olunca emanet gibi duruyor, yoksa şöyle dik yakalı bir ceketle bahar mevsimi ne güzel geçer değil mi okuyucu. Sabahtan çok sıcaktı, sonraları serin esmeye başladı, serin esince deniz kokusuyla karışık martıların seslerini de duymaya başlıyorsun, işte ben bu kısmını seviyorum, yani sevdiğim serin kısımlar, dalga sesi ve martı sesi gibi algılansa dahi çoğu şeyi hafif serin bir hava da yapmayı seviyorum. Romantik filmleri düşünsene bir okuyucu, müstakil evinin bahçesinde hafifi esen meltemlerle hışırdayan ay çiçeklerinin enfes dansı gibi mesela, ama bu çok saçma bir filmden kalmış aklımda, bunu düşünme en güzeli, ben yine bir fincan kahvemle uzağa bakan insan kıvamında bir canlıyı oynamak istiyorum, bu filmde çok fazla aksesuar taşımak istemiyorum, çünkü çok romantik olmalıyım, aksesuar takınca olmuyor içimdeki rüküş insanla ben nasıl romantik olabilirim ki, tamam sadece puantiyeli şemsiyemi alabilirim, o zaten gerilim filmlerine de yakışır, öyle bir şemsiye yani, nerede kalmıştık okuyucu bu dik yakalı ceket çok yakıştı bana.

sağ ol.


Anlatacak çok şeyim var ama hiçbir önemi yok.

29.02.2008

Sedefli, pul pul parlak günler kovalıyor... Şimdilerdeyse; pul pul dökülüyorum, geçiyor diyebiliyorum


Yoruluyorum, kendimi yoruyorum, yazdığım kaçıncı satır, okudukça yabancılaşıyorum. Okudukça benden uzaklaşıyor bütün o düşünceler, bulanıklıklar, bekleyişler, kederler, umutlar; geriye baktığımda ben kalıyorum, hani bildiğin gibi, bunu ben anlatıyorum da sen nasıl biliyorsan onun dışına çıkamıyorum.


Çok yoruyorum kendimi, geceye ney üflüyorum, pul pul dökülüyorum; geçiyor. Özetle bu kadar.


Bunların da bir gün yetmeyeceğini biliyorum. Yettireceğim günlerin öznelerini saklıyorsun, ben arıyorum. Ben çıkarıyorum, sen saklıyorsun. Şimdilerde yükleme yüklüyorum ne varsa, yarınlarda buluşmak üzere...


Bol bol kitap oku, düşün yine, asıl olan fıtrat içimizde, gerisi söz istemez onca safsata, dışında kalmayı seçenlerdir anlamak istemeyenler, ısrar edenler; gerçek önlerinden geçer gider, boş boş bakarlar anlamadıkları ne varsa...


Yirmi Şubat; ilk cemre suya; baharı müjdelemiş o gün, bize de geldi sanmıştım.

Geceye ney üflemek gibi Ya da diyemediğim onca şeyin ardından Beklendiğin gibi. Saymaya devam Bakıyorum geceye Daha güzel günler olmalı diyorum Oysa elimi uzattığım her yer bahar çiçekleri Oysa görüp de dokunamadığım baharlar gizli Daha güzel olmalı diyorum Geceye ney üflemek gibi Şimdi seni üflüyorum Yıldızlar düşüyor göz kapaklarıma Sen, ben damlıyoruz
t
ı
p

Gece doluyor ciğerlerimize
Yok oluyoruz.
Başka nasıl hissedebilirim seni
Yok olurken gece
ben giderim
usulca

25.02.2008

Bazı zaman çok korkuyorum.
Hani anlatsam; şimdi utanacağım.
Çok içten oldu bu.
Bir daha bu kadar içten yazmayacağım.
Hala korkuyorum, bunu ne yapacağız.
Bir daha da bu kadar korkmayacağım.

Uf, bu yazı çok içten ya!




Küçüktüm, o sıralar bir şeye hasta olmak nasıl olunurdu bilmezdim, hasta olamayacak kadar severdik, şimdi severken hastalanıyoruz.


Mesela Turbo ve Minti sakızları vardı, en çok sevdiklerimden, başka var mıydı hatırlamıyorum. Minti den artiz fotoğrafları, Turbo dan araba fotoğrafları çıkardı, en çok Turbo sakızını severdim.


Çok büyük geldiğinden, önce ikiye böler birazını çiğneyip yutar, daha sonra öbür yarısını ondan daha uzun çiğnemeye çalışırdım, ama en keyifli anı sakızı yutmaktı. Annem kızardı, ben onun gözünün içine baka baka yutardım, büyük bir keyifle; yaramazdım o sıralar.


Minti nin içinden çıkan artiz fotoğraflarının yüzleri hiç belli olmazdı, ama o sakızı yutmak çok keyifliydi, zira ağzıma atar atmaz yutardım, bir çırpıda. Bir de bakkalın önündeki rafta rengarenk şekerli sakızlar olurdu, limon ya da çilek görüntüsün de, içinde ekşi bir şeyler vardı, çiğnediğimde bütün gün dilim kırmızı dolaşırdım, marifetmiş gibi.


Küçüktük, her şeyin mübah olduğu dönemlerdeydik.


.
Gereksiz yazılar serisine aday parçalar;

Bir yerde mi okumuştum hatırlamıyorum. Zira hatırlamak istediğim onca şey acıttığından, unutmuş gibi davranmam kafi geliyor ruhuma, inanabiliyor musun yiyor bu numaraları, ben olsam asla yemem.

Belli zamanlar yaşıyorsun, anlatıyorsun, paylaşıyorsun, ama sen ne kadar anlıyorsan, ondan öteye çıkamıyorsun, yine öyle zamanlardan biriydi, size armağan ettim. Şimdi geçti, gitti.

Yapılması gerekli görülen pek çok iş, hiç bana gerekliymiş gibi gelmiyor, gerek gördüğümde bakacağım çarelerine, mesela martı koşturmak daha bir gerekli, nasıl hem de, şimdi anlatsam da anlamayacaksınız, o yüzden anlatmayacağım.

Kısaca anlayacağın dilden konuşmuyorum, ne anlıyorsan yetindiğin şeyler az, buçuk; anlatamama gibi derdim var. Zira ellerimin daha hızlı olmasını istiyorum ya da beynimin içinden geçenleri görün, aramızda kalsın o kadarı yeter. Şiddet meyilli bir insanmışım, yeni uydurdum, üzerime çok yakıştı.

Aşağıya atlarken aslında zıplamak istediğimi ve neo gibi usulca asfalta konmak istediğimi düşünmüş hatta bunu kafasında şekillendirip de eyleme geçen en nadir bünye zararlısı bir kişinin bilogu bu okuyucu. Hayat da öyle filmlerdeki gibi değil, çotank sesini işitince anlıyorsun, asfalta nasıl konamadığını, yapıştığını; bu da böyle bir anıydı, neyse ki çabuk geçti. Yoksa burada yazılanlar, profesyonel bir kişi tarafından yazılıyor ve hayal ediliyor, sizler evinizde böyle şeyler denemeyin, ayıplarız.

Kek tarifi alır gibi enstantane, diyafram, senin f in kaç diyen insanlar gördüm geçen sokakta, benim de fotoğraflarım kulak memesi kıvamında dedim, kimse bakmadı bana, güldüm, geçtim. Yapılabilecek daha iyi bir fikri olan varsa maille ulaşsın artık, zira kapattık yorumları, sessizleşelim istedik. Yoksa, sorry, look here

Çok toyum, bir görsen üzerinde oturduğum koltuğun ne kadar ağır olduğunu, hahah güldürme beni bilog yazarı, ağırmış, ne ağırı be! Bunların hepsi yanılsama, sakin ol, üç deyince geçecek.
Üç.
Geçmedi.
Kandırıkçı.
Hayatı öğretiyoruz kızım, masal anlatmıyoruz burada.
Zalak.



24.02.2008

.

Şimdi, dünde kaldı.

Ama ben bugünmüş gibiydim.



...

ördekleri izledim,
düşlerimi attım.
Sırtlarını çevirdiler yaaa!





Güldüm, baktım, hayran kaldım, yolcu ettim.





Şekerci amcadan, şeker aldım.
O hiç bakmadı bana, ben onu izledim.






Biraz yürüdüm, fotoğraf çektim, kayıklara baktım,
yansımalarına büyülendim.



Bugün de geçmiş,
yok geçmedi, nerden mi biliyorum.
Çünkü her şeyi ben
uyduruyorum.

Bitmedi daha...

18.02.2008

Vakit geçmek bilmezdi bazı,bazı zamanlarsa insanlar gelir, ne yediklerinden bahsederler,
akşam hangi diziyi izlediklerini anlatırlardı, kabaran iştahlarına bakıp, bakıp araya virgüller koyardım.Dedim ya bazı zamanlardı, hiç olmadığınca beklediğin bazı zamanlarda daha çok uğraşırdım canımı acıtmak için.


Bazı zamanlardaysa, en olmadık sabah kahvaltılarının poğaçası olurdum.En olmadık zamanlarda, en olmadık beklentilerimin, en olmadık yerinde insanları düşünürdüm.


Kimler, kimleri görmek istiyorsa, şekillendiriyorsa, hayal kırıklıklarına şahit olur, yaşadıkları öfke patlamalarını şaşkınlıkla izlerdim. Hiç şaşırmazdım, hayat o kadar kısaydı ki, hayat da olabilecek şeyler o kadar çok olmuştu ki, sadece ben artık hayatın getirdiklerine hep bakıyordum.


Bilirdim ben de, hiç biliyor gibi üstlenmezdim konuyu, sadece gülüp geçerdim. Bu daha da sinirlendirirdi belki de, karşındakini, ama böyleydi hayat, sen nasıl karşılıyorsan, o da seni öyle karşılıyordu, gerek yok bu kadar üzülmeye, bu kadar acımaya, size diyorum; üzmeyin o güzel canlarınızı, ben yine her zamanki gibi, bildiğimden uslu, uslu giderim, aynı herkesin yaptığı gibi.

Hepimizin aradığı mutluluk kırıntıları değil miydi yoksa, biraz yalın ve basit bir hayatı özlemişken, bu çapraşık zorlamalar nedendi, ben hiç anlamamıştım.


Çok soğuk; bir de beklentilerini aldırmış bir insanım ben, göstermesem bile eski alışkanlıkları yıkmak zor, sen de bilirsin, yapabileceğimden adım gibi eminim, yok benim bişi beklediğim ki; üç nokta çok yakışır buraya...

Sonra insanlar kalktılar, gittiler, ben hala okudum, soğudum, üşüdüm, bilirdim de, bazen bilmediğim ne varsa üzerime çullanırdı, gelsen de gülsek yine.


Küçücüktük oysa o kadar büyük laflar ettik ki, şaştık kaldık, bir şey diyemedik, kaldık öylece, üzerini örttük, üşüdük dolaba kaldırdık, büyük laflardan koru bizi yarabbim, bir de yeminlerden
hamdolsun (senin için, baktığında gör, gülümse diye)


Anlamış mıdır?
Hihihihi.



Yanlış zamanlarmış dilimlediğimiz, doğrusunu bulduk.

Şükür.





12.02.2008

Uyandığımı biliyorum, sabah ezanıydı,

sonra yattığımı biliyorum,

uyumadan geçen saatleri biliyorum,

gözlerim kapalıydı,

kendimi biliyorum,

susamıştım.


Diğer şeyler neydi, bilmiyorum.

Rüyalardı sanırım,

ya da olmasını istediklerimin

uydurma düzmeceleri,

koşturan insanların ardında

kalıp, onlara öyle bakmak kadar

anlamsızca gelen onca iş

masamın üzerinde

bense kendi peşimde,

omuzlarım üşüdü bugün benim.


Bugün hiçbir amacı olmayan işler yaptım,

daha da yapacak gibi görünüyorum.

Koştum, kendime dair yapabildiğim tek şey koşmaktı.

Yağmurda yağmadı, uyurken koşabilmek kadar güzel

başka ne vardı desen, sana saatlerce anlatabilirim okuyucu, inan gerek yok.

Ben biliyorum da ne oluyor ya da ne olamıyor okuyucu, sana diyorum.

Bişi de bana.

Ya da deme, tamam susalım beraber.


Her ülkenin çingenesi var mıdır? Varsa neden bizim çingenelerimiz, onların çingeneleri gibi

müzik yapmıyorlar, neden o çingenelerin coşkuları hep acı, içimi acıtıyor.

Neden?

Neden?

Ya da İtalya'ya kartpostal yollamak bu kadar keyifli olabilir mi?

Hiçbir şey bilmiyorum okuyucu,

bugünlerde tek heyecanım dokuz mart.

Heyecanlanacak daha iyi bir şey bulursam, sana da söyleyeceğim.


Hadi kal sağlıcakla ya da nasıl istiyorsan.


* bak dinlemek istersen diye evinize hizmet de getiriyoruz.




11.02.2008

Uydurukçuyuz ki, bakmayın siz bize...



Sonra biz geldik;

hiçbir şey yok gibi geldik,

girdik sıcak yataklarımıza,

umutsuzca bekledik,

hayaller kurduk,

durmayan akıllarımızdan şikayet ettik,

uyumaya çalıştık,

yapamadık,

uyuyamadık,

ışınlanmak istedik,

ışınlanamadık,

bizler biliyorduk,

neleri istemiştik,

neler olamamıştı,

bizler farkındaydık,

bizler tatlı, şeker insanlardık,

hiçbir şey beklemedik,

sadece mutlu olmak istedik,

onu bile beceremedik,

ışınlıyorum şimdi seni zü

gelip beni almayı unutma

küserim bak!

9.02.2008

...




Cinayet masası şahitleri


Ne oldu anlamadım, tek bildiğim ( kadın göründüğünden de hassastı ) kalktı ve yavaş adımlarla uzaklaştı.


Ne oldu ben de anlamadım. Ne duymak istedi de, ne duydu, bilemedim. Tek gördüğüm, giderken ki, ürkekliğiydi, gerçekten bu kadar ürkek miydi, yoksa orada ne oldu ben de bilmiyorum.


Ben de görmedim, kadın kalktı, o kaldı orada; ardından baktı, baktı; tekrar baktı, döndü yine baktı.


Ne olduğunu görmedim, çok kalabalıktı esasen, yok kadın kalabalık duruyordu, coşkuluydu konuşurken, sonra birden sustu, gözleri doldu, yine hiçbir şey olmamış gibi devam etti konuşmasına, sonra olması gerektiği gibi kalktı ve gitti, sızladı içim ona bakarken, sızlıyordu adımları tek bildiğim buydu, dedim ya; anlamadım bende, içimde bir sızı bırakarak gitti kadın...


Ne olduğunu anlamadım önce, herkes ona doğru bakıyordu, ben de baktım; gidiyordu kadın, neden gidiyordu anlamadım, ama saatlerce izleyebilirdim gidişini, tek bildiğim buydu.


Hiçbir şey görmedim, orada oturup, konuştuklarını bile görmedim.



...

Dosya kapandı.

7.02.2008

*


Bazı zamanlar eskisi gibiydi, eskisi gibi olan zamanlardandı; sevdiğim gibiydi yani. İnsanoğlu işte sürsün gitsin istiyor, yine eskisi gibi olsun istiyor.


Bazı zamanlar diyor, zamanlar yazarken hep a yı unutuyor, özellikle bakıyor ki geri dönüp tekrar düzeltsin diye...


Bazı zamanlar oluyor, alttaki değil onun altındaki gibi oluyor, okuduğumda şaşırıyorum, yok canım diyorum. Aynen valla ne güzel yazmışsın bilog sahibi diyorum, ellerimden, gözlerimden öpüyorum, bir utanıyorum ki sorma gitsin, ya zalak mıyım neyim, hahaha; oturup bir de utanmadan gülüyorum.

Bilog sahibi diyorum kendi kendime ya! Bir de ne güzel yazmışsın diyorum, düşün işte.


Bazı zamanlar da alt taraftaki gibi uydurukçu oluyorum, olmayan onca şeyi uydurup, uydurup eğleniyorum.


Sonra baharlar açıyor içimde, içimde ziller çalıyor, birileri bakıp, çıkıyor; sen hep oradasın da, öylece oturuyorsun, sızın kanıyor, sızın yanıyor, sonra gülüyoruz beraber, gözlerim koskocaman oluyor, inan her zamankinden daha komacan, daha bir yıldızlı, daha bir kahve...


şaşırdığım onca şeyi düşünüp, şaşırmamaya karar veriyorum, otuz olmuşum be bilog, bu hayattan otuz yıl kaçırmışım hala şaşırabiliyorum, hihihi. Nasıl insanca zaaflar değil mi?


Bir de dizilerden Elveda Rumeli'ye gülüyorum, şarkılardan Alanis diyorum, ay bana ne oluyor, kitaplarda yine Halil Cibran elimde, Sylvia baş ucumda göz kırpa dursun akşamlarıma, inatla kadraja alıyorum her şeyi, hayata fotoğraf makinemden bakmak daha kolay, inan bana bir deklanşöre basmama bakar her şey, dondururum sizi, söylemedi demeyin.


Bir de üzümlerden çekirdeksiz olanı seviyorum, ama yazda kaldı bu sevgimiz, yaza kadar bekliyoruz yeniden sevmek için.



*

6.02.2008

serengetinin bunalımlı gün batımları

Ne istediğini bilemeyen insan sancıları ya da ne istediğini bilip de dillendiremeyen başka sancılar
sonucu ortaya çıkan sanrılar bütününe, kısmi bunalım diyoruz.


Kısmi oluyor,
nedensiz pörtleyebiliyor bünyede çünkü,
nedensiz de çekip, gidebiliyor.
Geliş ve gidişlerini kaleme almadığımızdan ötürü
her gelişinde ilk defa karşılaşıyor muşcasına bir heyecan ve panik sarıyor haliyle ruhu...

Bir hezeyan coşkusu, bir karamsarlık küspesi adı altında çoğu zaman yaşadığımız, geçtiğinde hiç olmamış gibi hayata devam edebildiğimiz bu kısmi bunalım halleri, yeryüzünde yaşayan adına bağyan dediğimiz varlıklarda daha sık rastlanıyor.


Beyne konuçlanan bu hal koşulları, sinsice beklemektedirler. Bilirler avlarının en güçsüz anlarını, avının beklentisinin yükseldiğini hormonların çıkış kat sayılarından anlayarak hücuma geçerler, ve yakalandığını çok geç anlayan av, avcının çenesinin arasında bir ceylan yavrusu gibi beklemeye başlar. Bu kadar aciz bir olaydır bu çünkü,

bu tasvir yerinde oldu bilog sahibi, inan başka türlü nasıl anlatılabilirdi bilmiyorum.

sağ ol okuyucu.


Sonra yine yazacağım.

3.02.2008

Hass sobelemiş


Yan yana üç nokta; üç kadın, üç farklı zaman, yan yana bunalımlar farklı diyarlar...

Unutamadığım film repliği merak edilmiş de ben hala Virginia' nın nehirde giden ayakkabısındaymışım üç nokta

The Hours' dan;

der ki virginia:"i think noone could be happier than we have been"

mealleştirebilirsek, sanırım hiç kimse bizim kadar mutlu olamazdı


Bir de unutamadığımız Dünyayı Kurtaran Adam'dan bir şaheser

“bedeninle değil ruhunla yasa!!! o zaman kumun altında da nefes alabilirsin... “


Uzun zamandır yazmadığını düşünürsek, düşünmesek de fark etmez ben yine de onu sobelerdim ki.

Buyurun Erol hihihih.